2010 yılında 14 senelik bir sessizlikten sonra yeni albüm çıkartan Accept’in, Udo’nun yokluğunda ne durumda olacağını kestiremiyorduk. Blood Of The Nations, Accept’in yeni vokali Mark Tornillo ile ilk albümü olmuştu ve beklentilerin çok üzerindeydi. Gerek besteler, gerek sözler tam anlamıyla “biz buradayız.” diyordu. Daha da önemlisi, Tornillo’nun vokal yeteneği ile birleşen bu albümün yeni bir yapıtaşı olacağını gösteriyordu.

2012’deki Stalingrad ile Blood Of The Nations’ı devam ettirdiler fakat bu farklılık arayan ve bekleyen hayranlar için çok büyük etki yaratmamıştı. Ne kadar güzel olursa olsun bir şeyleri devam ettirmek çok sağlıklı olmaz. Bugün açıp Stalingrad’dan önce Blood Of The Nations’a elim gidiyorsa bunda anlattığım durumun büyük etkisi vardır.

Blind Rage ise yine 2 senelik bir aranın ardından tam anlamıyla ilaç gibi geldi. Blood Of The Nations ile yarışacak kadar sağlam ve belki bir tık kadar önde bir albüm. Tornillo’nun söz kabiliyetinin ve farklı vokal melodilerinin öne çıktığı bu albüm, gelecek senelerde de tazeliğini koruyabilecek bir kalitede. Geçen 2 albüme kıyasla yapılan bu değişiklikler albümü bambaşka bir noktaya taşıyor.

Wolf Hoffman sıkı bir klasik müzik dinleyicisi. Bunun göstergesi gibi birçok klasik melodileri gitarla buluşturmuş ve yine her zamanki Accept tonuyla birleştirip besteleri uzun sololarla beslemiş. Accept’i diğer birçok gruptan farklı kılan ise kendini tekrar etmekten çok yeniliklere açık olması. Özellikle bu son 3 albümde sürekli değişen ve eskiyle yenilenen gitar melodileri büyük bir kazanç. Hoffman’ın bir dahi olduğunu hep söylerdim, yine söylüyorum.

Aynı zamanda bass ve ritim gitardaki süreklilik de fazlasıyla doyurucu. Albümün sanıyorum tek kötü yanı davulların ısrarla değişmiyor oluşu. Davulsuz düşünüldüğünde yepyeni gelen bir albüm, davullarla birlikte “eeeh yine mi aynısı?” konumuna geliyor bir anda. Bir sonraki albüme umuyorum davullara da başka boyutlar kazandırılır.

Stampede ile hızlı bir giriş yapan albüm ilk şarkıdan karmaşayla karşılıyor bizi. Albümün geri kalanına oranla biraz daha klişe olan Stampede’in hemen peşinden tam anlamıyla bir saygı duruşu olan Dying Breed geliyor. Black Sabbath, Hendrix, Judas Priest, Saxon, ACDC, Motörhead, Led Zeppelin, Deep Purple gibi efsanelere selam gönderiyorlar ve şarkının adı gibi artık bunlar son demler demeye getiriyorlar lafı. “We salute you.” diyorlar ve üçüncü parça Dark Side Of My Heart’a geçiyorlar. Burada biraz yavaşlayan albüm, hem vokaller olarak hem de sözler olarak albümün ilk güzel değişimini de sunmuş oluyor. Fall Of The Empire’da kehanet gibi sözlerle sona yaklaştığımızın resmini çiziyorlar. Beşinci şarkı Trail Of Tears ile sonumuzu başlatan sebeplere bakış yaparak albümün ilk yarısını sorgulayıcı bir şekilde bitiriyorlar.

İkinci yarıya Wanna Be Free ile yumuşak bir giriş yapıp insani suçların baş sorumlularından dert yanıp özgürlüğe hasret duyulmuş. Hemen ardından post-apokaliptik 200 Years ile adından da anlaşılacağı gibi insanlıktan 200 sene sonrası öngörülmüş ve taş devrine geri dönülmüş. Bana kalırsa çok daha güzel bir dünya yaratılmış tüm metropol dertlerinden arındırılarak. Özellikle bu şarkıdaki geri vokaller ayrıca dikkatimi çekti. Sekizinci parça Bloodbath Mastermind ise biraz albümden uzaklaşır gibi olmuş. Fakat “Murder has become your creed. Or how you became this psychopath?” diyerek mesajını iletmekten geri kalmamış. From The Ashes We Rise ile enerjiyi düşürmeden devam edip onuncu şarkı The Curse besliyor bu defa ruhlarımızı. “Why are the world’s biggest sinners always saints when they’re gone?” diye de soruyor şarkının en başında. Son şarkı Final Journey ise işlenen temaya bakıldığı zaman diğerlerinden bir tık daha düşmüş olsa da kendini olaydan soyutlamamış ve güzel bir kapanış yapmış.

Alman bir gruba Amerikan bir vokal almak riskli bir iş gibi görünebilir fakat risk fazlasıyla ortadan kalkmış ve bu durum bir avantaja dönüşmüş. UDO ne kadar iyi olursa olsun Tornillo’lu Accept çok daha enerjik. Sözler hali hazırda hep İngilizce olduğu için bu albümde tamamen Tornillo’ya devredilmiş olması da güzel bir yaklaşım. Böylece Mark Tornillo’nun dolduğu ne varsa dökülmüş. Düşüncelerimizin birçoğuna paralel sözler kazandırmış o güzel bestelere.

Her yönden doyurucu olan bu albümle birlikte Accept’in Türkiye’ye tekrar uğraması gerek. Hoffman’ın dehasıyla birleşip voltranı oluşturan enstrümanlarla ve güçlü bir vokalle beslenmek istiyorsanız ve albümü dinlemediyseniz vakit kaybetmeyin.

Türk Gitar Puanı: