Ömr-ü hayatımda şu ana kadar tanıdığım insanları ve hayatlarını gözümün önünden şöyle bir geçirsem, öyle zannediyorum ki Blaze Bayley, heavy metal müziğe olan inancıyla ve bu yolda bıkmadan usanmadan gösterdiği istikrarıyla bana hayat mücadelesi hususunda en iyi örnek teşkil edebilecek şahıstır diyebilirim. Heavy metal efsanesi Iron Maiden’daki vazifesini tamamlamasından bu yana, tam 17 senedir solo kariyerini yürütüyor. Bu zaman zarfı içinde kimi albümü tatmin edici satışlara ulaşırken, kimi albümü de prodüksiyon acemiliğine takılarak Blaze’i hayal kırıklığına uğrattı. Bazı albümleri birçok efsane heavy metal grubuna 5 basacak mahiyetteyken hayranların ilgisini çekemedi. Bazı albümleri de Blaze’in solo kariyerinin belki de en vasat zamanlarının timsali oldu.

Öyle ya da böyle; Blaze Bayley kimi zaman meşakkatte, kimi zaman iflasın eşiğinde, kimi zaman da kendisini karşılıksız olarak büyük bir sadakatle destekleyen ve benim de gerçek Iron Maiden’cılar olarak addettiğim bir avuç sapasağlam hayran kitlesinin ona verdiği vecd ve heyecan eşliğinde; öyle büyük prodüksiyon şirketlerinin desteği olmadan kendi imkânlarıyla müzik yapmaya çalışan her tek tabanca metal müzisyenine nasip olmayacak kapı gibi 8 albümle bugünlere geldi.

En son bu ayın başında çıkardığı “Endure and Survive”da, sanırım Blaze’in önümüzdeki sene sonlandırmayı planladığı üçleme albüm serisinin ikincisini teşkil ediyor. Açıkçası “Infinite Entanglement” albümünü – gerek sound gerekse prodüksiyon başta olmak üzere – her yönüyle oldukça beğenen sıkı bir takipçisi olarak Blaze’in aynı sene yeni albüm için stüdyoya girmesi ve serinin ikinci albümünü 2017’de çıkaracak olması beni biraz tedirgin etmemiş değildi. Çünkü sadece Blaze’e has olan bir şey değil, birbirine yakın zamanlarda albüm çıkaran çoğu müzisyenin genelde sonradan çıkardığı albüm, üzerinde çok fazla işlem yapılmamış olması sebebiyle öncekinden daha vasat oluyor. Lâkin Blaze’in yeni albümü söz konusu olunca, daha albümü değerlendirmeye başlamadan oldukça açık ve sarih bir şekilde söyleyebilirim ki, ben “Endure and Survive”ı, “Infinite Entanglement”den vasat görmek bir yana, aksine kalite nazarından önceki albümden çok büyük bir mertebeye tırmanmış gördüm. Öyleyse lafı fazla uzatmadan hemen albüme geçelim:

Endure and Survive: Konsept ve Parçalar

Şahsım adına parçaları genellikle birbirine bağlı olan çalışmalardan veya konsept albümlerden pek haz etmeyen biri olarak bu albümün ana karakteri olan William Black’in gezegenler arası macerasını, ne yapıp ettiğini anlatıp meseleyi müzikten uzaklaştırarak roman-vari bir değerlendirmeye tahvil etmek istemiyorum. Meraklısı varsa şarkı sözlerinden okuyup William Black’in hikâyesinin kaldığı yerden nasıl devam ettiğini öğrenebilir. Lâkin “Endure and Survive”ın konsept albümü mahiyeti hakkında müsbet bulduğum şu tarafa dikkat çekmek isterim. Tıpkı “Infinite Entanglement”da olduğu gibi, albümdeki parçalar hikâyeyle paralel gitmesine ve her bir parçanın kendinden bir sonrakini çağırır vaziyette olmasına rağmen, albümdeki beğendiğiniz 3-4 parçayı cımbızlayıp diğerlerini ihraç ederek dinleyince kendinizi sanki bir yapbozun parçalarını ayırmış gibi hissetmiyorsunuz. Kısacası üçlemenin ilk albümünde de, yeni albümde de albümün bir konsept bütünlüğü olmasıyla birlikte aynı zamanda her parçanın kendine ait bir bütünlüğü ve albümden soyutlanabilirliği mevcut. Esasen iki albümde de parçalar ve tüm albüm arasındaki birbirine bağlılık ve ayrılabilirlik terazisini dengelemek, Blaze’in ne kadar kaliteli bir müzik adamı olduğunu ispat ediyor.

Parçalardan başlayalım. “Shall we begin” diye başlayan ve albümle aynı ismi taşıyan “Endure and Survive” moralinizi hemen bozmasın lütfen, ama albümün bana göre en kötü parçası. Aynı zamanda yine bana göre albümün tek kötü parçası; çünkü samimiyetimle söylüyorum, bu parçanın haricinde bırakın kötüyü, vasat parça bile bulamayacak kadar aşık oldum albüme! İlk parçayı neden mi beğenmedim? Çünkü vokalin girişindeki alçak tonlar ve nakarata gelirken vokalin ahenksiz bir şekilde değişmesi, bir de 2.40’dan sonra giren uzun ve sıkıcı diyalog, ondan sonra yine bir o kadar sıkıcılık ve özensizlikte hazırlanmış gitar solosu; kendilerini defaatle dinlememe rağmen bana parçayı maalesef sevdiremedi. O yüzden albümün başında Aine Brewer’ın tahrik edici sesiyle sorduğu “shall we begin” sorusuna, bu parçayla mahdut olacak şekilde “we shan’t” demek istiyorum.

Dediğim gibi, albümü dinlemeyi düşünenler lütfen moral bozmasınlar. Çünkü ilk vasat parçanın ardından sizi, gerek temposuyla, gerek oldukça sağlam rifleri ve Blaze’in oturaklı vokaliyle “Escape Velocity” isimli dehşet bir parça karşılıyor. Melodik yapısıyla ve ritmiyle tam Blaze’in sesine has bir parça, ve tam bana göre. İkinci dakikanın ortalarında giren solosu da kısa olmasına rağmen oldukça doyurucu. Solodan ve rifflerden bahsetmişken bu vesileyle, son iki senedir Blaze ile birlikte çalışan ve bundan gayrı da hep çalışmasını ümit ettiğim Absolva üyelerinden gitarist Chris Appleton’ı ve basist Karl Schramm’i, son iki albümdür Blaze’in sound’una yaptıkları ciddi katkılardan dolayı tebrik etmek isterim.

Üçüncü parça olan “Blood”da gerilim filmini andıran vahşi girişi ve harika riffler eşliğinde Blaze’in klasik üçlü ritmini kullanarak başladığı vokalleriyle iddialı bir şekilde karışımıza çıkıyor. Nakaratı, temposu ve sound’u genel olarak oldukça hoş bir parça. Tek kusuru ise, albümün hikâyesini anlatmak için 2.50’den sonra giren diyalogların, insana adeta parçayı unuttururcasına haddinden fazla uzunluğu.

Bu hissiyatın sadece bende olmadığından son derece eminim ki, albümde hiç bıkmadan üst üste dinleyebileceğiniz bir numaralı parçadır “Eating Lies”. Oldukça melodik bir akustik gitar girişine bir anda dahil olan distortion ve harikulâde clean gitar solosuyla parça daha ilk başından sizi kendisine bağlıyor. Hele hele Blaze’in nakarattaki “they will try to take my life” cümlesini yüksek bir vokal tonuyla uzatması, üstadın sesinin hâlâ ne derece güçlü ve yırtıcı olduğunu alenen gösteriyor. Kezâ bana kalırsa nakarattaki başarılı üst perde vokaliyle Blaze, albümdeki en iyi vokalini bu parçada yapmış. Hâsılı albümün en âlâ parçalarından biri olarak “Eating Lies”da, gerek riff, gerek solo, gerek vokal, gerekse sound olarak kötü diyebileceğimiz hiçbir şey yok!

“Destroyer”, Blaze’’de benim şimdiye kadar pek aşina olmadığım bir sound’a sahip olarak farklı, nakaratında hafif hard rock emareleri barındıran, ama umum itibariyle albümün ahengini bozmayan, hoş bir parça olsa gerek. Özellikle konserlerde iyi gideceğini ve solo nazarından albümde öne çıkanlardan biri olduğunu düşünüyorum.

Ve geldik albümdeki ikinci en vurucu parçaya… “Dawn of the Dead Sun”. Parçanın ilk 47 saniyesinde, o güzel sesiyle fısıldayarak William Black’i “devam et, devam et, bırakma” diye gazlayan Aine Brewer, aslında biz dinleyenleri de parçanın fevkalâde sertliğine ve muazzam sound’una hazırlamak için gazlıyor. Yaklaşık 1 aydır neredeyse her gün dinlemekteyim, mübalağasız söylüyorum ki parçayı hangi tarafıyla öveceğimi hâlâ bilemedim. Başındaki müthiş ötesi gitar girişini mi, parçanın sözlerinin iliklerimize kadar işlettiği isyan havasını Blaze’in o sert vokalleriyle tahkim etmesini mi, veya nakaratlarda devreye girerek parçaya bal kaymak kıvamı katan Liz Owen ve Melissa Adams’ın mükemmel sesini mi… Hangisinden bahsedeyim, hangisini öne çıkartayım! Blaze’in ve ekibinin yüreğine ve emeklerine sağlık demekten başka bir söz bulamıyorum.

Albümün akustik parçası olan “Remember”da, gruba akustik gitar ve arka vokal desteği veren üyelerden Michelle Sciarrota ile Blaze’in beraber bestelediği hoş bir çalışma olmuş. Blaze’in bundan evvelki akustik parçalarından farklı olarak Remember’da nakarat kısmında Corvin Bahn isimli müzisyenin akordiyonu, gitara ve Anne Bakker’ın ustalıkla çaldığı kemana eşlik ediyor. Parça, bir akustik sound’dan beklendiği kadarıyla, genel olarak güzel. Lâkin Infinite Entanglement’daki efsane akustik parça “What Will Come”ın yarısı bile eder mi? Tabii ki hayır.

Yavaş yavaş son parçalara gelirken “Fight Back”, tıpkı “Escape Velocity” ve “Destroyer”daki gibi hızlı ve atak temposuyla, “Remember”ın bizi heavy metalden uzaklaştırmaya teşebbüs edecek şekilde verdiği romantik havayı güzel bir şekilde dağıtıyor. Bilhassa solosunu çok tuttuğumu söyleyebilirim bu parçanın.

“The World Is Turning the Wrong Way”de tıpkı “Destroyer” gibi Blaze’in alışıldık sound kalıplarının dışına çıkmış, oldukça farklı bir ikinci parça. Thrash metal sound’unu andıran tempodaki girişi, parçayı albümde nev-i şahsına münhasır kılan özelliklerden birisi.

Son olarak da albümün epik mahiyetindeki “Together We Can Move the Sun” parçası hakkında birkaç cümle iyi gider. Tek cümleyle parçayı açıklamak icap ederse, (bana göre ilk parça hariç olmak suretiyle) bütün albümü mükemmel bir ahenk ve sıralama içinde götürmeyi başaran Blaze, sanırım bugüne kadarki albümlerinde yapabildiği en iyi kapanış parçasını yazmış diyebilirim. Gerek parçanın süresi, gerek duygusal sound’u, gerekse vokallerin sonuna doğru parça sakinleşince Aine Brewer’la birlikte söylediği mükemmel nakarat, parçayı tam manasıyla bir epik olarak nitelendirmemizi mümkün kılıyor. Ve parçanın en sonunda da, William Black’in hikâyesi hakkında gerçekleşen albümün son diyaloğu, sanırım albümdeki en sevdiğim diyalog. Gerilim-vari gitar tonları eşliğinde konuşan erkek ve kadın, bizi adeta William Black’in hikâyesine rabtediyor ve en sonunda adamın söylediği “William Black ölmeli” sözü de, insana “vay anasını be, ne adammış bu William” dedirterek albümü güzel bir şekilde nihayete erdiriyor.

Netice İtibariyle:

İlk baştan verdiğim hükmün dibine kadar arkasında durarak “Endure and Survive”ın, “Infinite Entanglement”dan daha güzel bir sound yakaladığını, bir mertebe daha yükseğe çıktığını tekraren söylüyorum. Blaze bu albümde çıtayı beklenmedik bir şekilde yükselttiği için üçlemenin son albümünde işi biraz zor olabilir. Ama neticede çalıştığı ekip aynı olacağı için önümüzdeki albümün de sound ve konsept olarak hemen hemen ilk ikisine benzeyeceği kanaatindeyim. Tabii ki kalite olarak şimdiden bir tahmin yapmak zor.

Bitirmeden şunu da söylemek isterim ki Blaze Bayley, son iki albümde bundan evvelki albümlerinin maalesef çoğunda elde edemediği prodüksiyon kalitesini elde etmek suretiyle hem kendine, hem de biz fanlarına olan itibarını kaybetmeyerek heavy metal asaletine yakışır tarzda bir standart üzerinde yürüyor. Bu hem müzisyenin dinleyenine kaliteli mal takdim edebilmesi için elzemdir, hem de Blaze bütün bunları hiçbir ciddi profesyonel destek olmadan, tamamıyla kendi yağında kavrularak yaptığı için takdire şayandır.

DEĞERLENDİRME
Türk Gitar Puanı
TEILEN
Önceki İçerikHasan Cihat Örter: “Perdesiz Gitarı Erkan Oğur İcat Etmedi”
Sonraki İçerikSerdar Ortaç Metal Müzik Yapsaydı Nasıl Olurdu?