Fotoğraflar: Ross Halfin

Black Sabbath yaklaşık 15 senedir sıkı ve amansız bir hayranı olduğum ve her zaman heavy metal camiasının gündeminde olduğu bir grup. “Yeniden bir araya gelme” ve “yeni albüm” müjdeleri üzerine kendilerine karşı heyecanımın uzun bir aradan sonra fevkalâde bir şekilde arttığı Black Sabbath’ı, orijinal kadrosuyla sahnelerde görmeye başladığımızdan bu yana hep canlı seyretmek istemiştim.

2010’ların başları, şimdiye kadar Avrupa’nın doğusuna pek geçmemiş birçok grubun ülkemizi konser vermek için teşrif ettiği yıllar idi. Motörhead’inden tutun Iron Maiden’ına ve Judas Priest’ine kadar birçok heavy metal devini – kimini uzun yıllar sonra, kimini de ilk defa – ülkemizde görmenin keyfini yaşamıştık. Black Sabbath da yeniden toparlanması Türkiye’nin konser nazarında verimli devrine denk geldiği için 13 albümünün ardından yapacakları dünya turnesinde belki Türkiye’yi de görürüz diye ümit etmiştim. 2014 turne listesini beyan etmelerini 4 gözle bekliyordum, ama maalesef listeye baktığımda o ümitlerim saman alevi gibi söndü. ABD, Kanada, İngiltere gibi demirbaş ülkeler haricinde Rusya’ya, Polonya’ya hatta Birleşik Arap Emirlikleri’ne bile gidecek olan grubun Türkiye’ye uğramayacak olması büyük bir talihsizlikti. Bunun üzerine o sene 8 Haziran’daki Almanya konserine veya 11 Haziran’daki Polonya konserine gitmeye yeltenmiştim ama içinde bulunduğum şartlar müsaade etmedi.

2014’te Sabbath’ı görememenin hüznüne 1 sene sonra grubun resmi sitelerinden beyan ettikleri “son turnemizi yapıyoruz” haberi de ilave olunca artık çaresizliğim iyice arttı. 2016’nın Ocak’ında başlayan The End Tour’un listesinde, organizatörlerimizin gruba 2014’te biçtikleri değere binaen Türkiye’nin yer almayacağından adım gibi emindim, zira almadı da… Bu sefer de grubun 1 Haziran’da Macaristan’da yapacağı konsere gitmeyi planladım, malûm diğer Avrupa ülkelerinden daha ucuza geleceği ve vize işlerinin de nisbeten daha kolay olacağı için. Ama işe bakın ki Macaristan için kendimi hırpalamak yerine kralları kendi anavatanlarında, heavy metalin doğum yerinde görmeme sebep olacak bir kaderin içinde buldum kendimi! Tahsilime devam için Birleşik Krallık’a gidecektim. Okuyacağım bölüm, gideceğim okul veya ülkede kalacağım şehrin hangisi olacağını aklımın içindeki karanlık bir dehlize fırlatıp atmış ve adeta sadece ülkede bulunduğum müddet içinde hangi konserlere gideceğime odaklanır olmuştum. Tam da benim ülkede olduğum hengâmda müzik hayatını sonlandıracak olan Black Sabbath’ın son turnesinin İngiltere listesi dâhilindeki konserleri de tabii ki ilk gözüme kestirdiklerim arasındaydı.

Evvelâ grubun müzik hayatının en son konserinin vuku bulacağı ve ayrıca grubun temellerinin atıldığı şehir olması sebebiyle 4 Şubat’taki Birmingham konserini hedefledim. Ama gerek Birmingham’da evinde kalacağım bir dostumun bulunmaması, gerekse grubun en son performansı olacağı için bilet fiyatlarının diğer İngiltere konserlerine nazaran astronomik oranda yüksekliği sebeplerine istinaden kararımı değiştirerek 31 Ocak’daki Londra-The O2 konserine bilet almaya karar verdim. Tabi gönül isterdi ki bütün İngiltere turnesi boyunca grubun peşinden koşabileyim ama malûmunuz ülke ekonomisinin gidişâtı ve sterlinin Türk parasına karşı adaletsizce artışı gibi realiteler mevzu bahis idi. E benim de konserlerin haricinde burada yaşamam icap eden günlük hayatımı da işin içine dâhil edince “olsun, bunu da bulamayanlar var” diye kendimi teselli ederek Sabbath’ın tek bir konserine tamah ediverdim. Hafif yağmurlu bir Londra havasında, şehrin baş döndüren karışıklıktaki metrosuna inerek The O2 Arena’ya geçmek için North Greenwich istasyonunun yolunu tuttum.

Devasa konser alanına girdikten sonra ilk birkaç dakikam bir yandan etrafı gözlemleyip diğer yandan da senelerdir canlı görme hayâliyle yanıp tutuştuğum Black Sabbath’ın konserinde olduğuma hâlâ kendimi inandırmaya çalışarak geçti. Gruba mümkün olduğunca yakın olmak için biletimi orta kısımdan almıştım ve alana tam kapı açıldığında girdiğim için sahne önünün hemen arkasındaki bariyerlere dayanma şerefine nâil oldum. Bulunduğum mevkiiden grubu iyi bir şekilde görebilecektim çok şükür. Bu minvalde alana ilk girenlerin ardından etrafımı dolduran hayranları da biraz analiz ettim. Malûm grup bir hayli klasiklerden sayıldığı için hayran kitlesi de genellikle 40 yaş üzeri şahıslardan müteşekkil idi. Etrafımda heavy metal ruhundan habersiz “poser”lar yerine ciddiyet sahibi amcaları ve teyzeleri görmem de ayrı bir mutluluktu.

Saat 8 gibi ışıklar nihayet kapandı ve ön grup olarak, bundan evvel Deep Purple’ın turnelerinde de ön grup olarak çalan ve Sabbath’a The End Tour boyunca eşlik eden ABD’li rock grubu Rival Sons çıktı. Grup pek benim tarzım olmadığı için yaklaşık 40 dakika süren konserlerine çok fazla ilgi göstermedim. Ama hakkını teslim etmek icap eder ki hard rock nazarında fena sayılmayacak bir sound’a ve vokale sahip bir gruba benziyordu.

Nihayet saatlerce süren beklemenin ardından Black Sabbath yazılı o devasa perde bir anda indi ve 1 buçuk dakikalık intro videosunun ardından heavy metalin babaları bütün heybeti ve azametiyle sahneyi teşrif ederek cehennem atmosferini bizlere daha konserin ilk başından iliklerimize kadar hissettirdi. Heavy metal tarihinin oldukça mühim bir dönüm noktası olduğuna inandığım bu devasa konser, grubun hem kendisinin hem de ilk albümünün ismini taşıyan Black Sabbath parçasıyla başladı. Parçanın ritmiyle beraber ara ara harlanan sahnedeki alevler eşliğinde Ozzy’nin her zamanki çılgın sesini, Tony Iommi’nin cehennem notasından farksız rifflerini ve Geezer Butler’ın büyük bir ustalıkla kulaklarımıza takdim ettiği bas tonlarını ilk defa bu kadar yakın mesafeden dinlemenin verdiği hazzı yaşamak bile, en az bu kelimelerle tarif etmek kadar zordu benim için. 60’lık dede konumundaki adamların bizlere o karamsar ve kasvetli sound’u hâlâ aksettirebiliyor olması takdirlerin en büyüğüne şâyan bir kabiliyetti.

Hemen arkasından Fairies Wear Boots ile Sabbath’ı Sabbath yapan eşsiz gitar rifflerini ve parçanın sonundaki Metallica’nın bir parçasına da ilhâm olmuş o meşhur soloyu bir kez daha üstad Iommi’den duyarak çıldırdık. Sonrasında Sabbath konserlerinde bugüne kadar görmeye pek aşikâr olmadığımız ve benim de şahsen Vol 4 albümünün içindeki favorilerimin arasında yer alan Under The Sun’ı çaldı grup. Fanları konsere adapte etmek için iyi bir tercih olmuştu bu parça. Sonrasında yine uzun zaman sonra şaşırtıcı bir şekilde listeye eklediği After Forever başladı. Sabbath’ın genel olarak çaldığı klasikleşmiş parçalarına binaen bu da, farklı bir tercih olarak kulağa heyecan verici geliyordu ama yılların Ozzy’nin sesine verdiği yorgunluk ve detonelik sebebiyle grup bu parçada seyircileri çok fazla coşturamadı.

İlk 4 parçanın ardından sıra nihayet, grubun Master of Reality albümünde sound’una öldüğüm ve hem stüdyo kaydına hem de konser versiyonlarına ayrı bir hayranlık duyduğum Into the Void’e gelmişti. Ozzy’nin “it is own called, Into the Void” demesiyle avazım çıktığı kadar bağırmam bir oldu. Tony üstad, her zamanki gibi parçaya gitarı çektirerek başladı ve benim nazarımda heavy metal tarihinin en baba rifflerine ve bas tonlarına sahip parçanın bir anda tüm vücuduma verdiği o titreme, bilhassa parçanın ritminin değiştiği anda tavan yaptı ve vokallerin başladığı ana kadar devam etti. Tony büyük bir ağırbaşlılık ile gitarı konuştururken Geezer da basını parmaklarıyla döverek Iommi’ye eşlik ediyor, Ozzy de boş durmayıp seyircileri bağırtıyordu. Tabi daha evvel de söylediğim üzere sesindeki tahribat sebebiyle Ozzy her ne kadar o eski yırtıcı vokalleri yapamıyor olsa da yine de parçanın azametini bizlere yansıtabilmişti.

Bu efsane parçayı bir başka efsane ve konserlerin bir diğer demirbaşlarından Snowblind takip etti. Parçaya el çırparak eşlik ettikten sonra ortalığı bir karanlık bürüdü ve Sabbath hayranlarının çok yakinen tanıdığı siren sesi, kırmızı ışıklar eşliğinde bir anda kulaklarımızı delercesine çaldı. Bu kasvetli ses, War Pigs’den başkasının habercisi olamazdı. Tony ve Geezer girişi yaptı, ardından sadece davulun sesi gelince Ozzy bizlere alkış tutmamızı emretti. Ve sonrası malûm. Bir o söyledi, bir biz… Bugüne kadar hep YouTube videoları veya DVD’ler üzerinden kısık sesle eşlik ettiğim War Pigs’in başlarına şimdi bağıra bağıra eşlik ediyordum. Bu harika atmosferin ardından işi biraz dalgaya vurduk ve Behind the Wall of Sleep’e geçtik. Eh, albümde de sırasının aynı şekilde gitmiş olması üzerine bu parça çalardı da ardından bir N.I.B. gelmez miydi? Tabii ki gelirdi. Ozzy’nin kendisini takdiminin ardından ışıklar bir anda Geezer’a doğruldu ve üstad, wah-wah pedalıyla distortion tonunu sonuna kadar dayayıp – tıpkı Kemal Sunal filmleri misali defalarca dinlememize rağmen bıkmayacağımız – o mükemmel bas solosunu çalmaya başladı. Normalde daha kısa tuttuğu solonun melodilerini bu turnede biraz değiştirmiş ve daha cazip hale getirmişti.

N.I.B.nin ardından klasik Sabbath’çıları heyecanlandıran bir başka farklı parça tercihlerinden Hand of Doom’a geldi sıra. Ben tabi yine parçanın hareketlenen kısımlarında Ozzy’nin cırtlak ve tiz vokalini duyamadığım için pek randıman alamamış olsam da parça konsere fena gitmedi. Sonrasında Tony ve Geezer üstadlardan Rat Salad, Supernaut, Sabbath Bloody Sabbath ve Megalomania’ya ait kısımlardan şahane tadımlık riff şöleni dinledik. Bunu da Tommy Clufetos’un seyircileri coşturan davul solosu takip etti. Ardından Iron Man ile sahne yeniden çığlıklara boğuldu ve herkesin gözü, kanseri yenmesinin ardından tüm heavy metal camiasının kendisini bu parçayla özdeşleştirdiği Tony Iommi’ye dikildi. Üstad, atlattığı tüm zorluklara rağmen parçanın sonundaki o hızlı soloları büyük bir ustalıkla hâlâ çalabiliyordu.

Konserin yavaş yavaş sonuna gelirken sıra Dirty Woman’da idi. Tam parça başladığı sırada grubun 1999’da çıkan Renunion konser albümünde sıra bu parçaya geldiğinde bazı kadın fanların meydana getirdiği manzara aklıma gelmişti. – bilenler bilir, o yüzden teferruatına girmeyeceğim – Bu sebeple acaba aynısı burada da olur mu diye etrafıma biraz bakındım, omuzlara çıkan bir kaç tane kadın gördüm ama aynı manzaranın tekrarına şahit olmadım. Sondan ikinci parça Children of the Grave’de ise bizi bir sürpriz bekliyordu. Konser başlamadan da tavanda gördüğüm ama ne için orada durduklarını anlayamadığım mor renkli balonlar birden üzerimize yağdı ve ortamda adrenalin yükseldi. Öyle ki ben bir ara parçayı dinlemeyi bırakıp tepeme gelen balonları yumruklamanın derdine düşmüştüm.

Encore kısmının ardından Ozzy bize “bir parça daha” diye tezahürat yaptırdıktan sonra sıra, heavy metalin vazgeçilmez klasiklerinden Paranoid, grubun son turnesinin sondan üçüncü konserini bitirmek üzere çalmaya başladı. Bundan evvel üzerimize yağan balonlara şimdi de Black Sabbath yazılı konfeti kâğıtları ilâve oldu ve hayatımda asla unutamayacağım bir sevinç içinde konser sona erdi. Grup üyeleri bizi selamlayıp sahneden ayrıldıktan sonra ekrandaki The End yazısını gördüm. Tam o sırada 13 albümünden Zeitgeist çalmaya başladı. Yavaş yavaş The O2’nun çıkışına yürürken her 3-4 adımda bir ister istemez yüzüme düşen o hüzün ile kafamı geri çevirip ekrana baktım. Şaka değildi yaşadıklarım. Nihayet çocukluğumu benden alan heavy metal efsanesini sahnede görmüştüm. Ama ironiye bakın ki bu aynı zamanda onları son görüşümdü. Sevinç ve hüznün içimde birbiriyle boğuştuğu bir ruh haliyle The O2’ya veda ettim.

Gece yarısında arkadaşımın evine geldiğimde Paranoid çalarken üzerimize yağan konfeti kâğıtları sağımdan solumdan dökülmeye başladı. Biletim ve konser bilekliğimin yanında bir hatıra da bunlar kalsın dedim ve o kâğıtların her birini, ömrüm yettiği müddetçe muhafaza etmek üzere toplayıp çantama koydum.
Genel bir değerlendirme yapacak olursam, konserden ekseriyetle memnun kalmamam için hiçbir sebebim yok diyebilirim. Zira bu kadar büyük bir ihtirasla ve arzuyla gitmeyi istediğim bir konserde takdir edilir ki eleştirecek çok bir şey bulmam zor. Keza grup elemanlarının ilerleyen yaşlarına rağmen belki de sağlıklarını tehlikeye atarak hayranlarının karşısına son bir defa çıkma fedakârlığı göstermesine karşılık açıkçası
“şu parçada şu olmamış” tarzı bir eleştiri yapmayı da hadsizlik ve terbiyesizlik olarak addederim. Ama tenkit noksan olmasın diye adeti yerine getirecek olursak, sadece 13 albümünden ve grubun son EP’si The End’den de bir iki parça yer alsa fena olmazdı diyebilirim en fazla

Sözün kısası heavy metal’e dair bugüne kadar yaşadığım her türlü hissiyatı bana en derininden bir kez daha tecrübe ettiren bir konser oldu bu. Grubun 48 yıllık macerasının son anlarından birinin ufak bir parçası olmanın verdiği gurur, herkese nasip olmuyor. Black Sabbath’ı görmeyi senelerdir yürekten istemiştim. Hatta o kadar istemiştim ki, ölmeden yapmak istediğim şeyler listesine bile koymuştum. Meşhur The Bucket List filmindeki gibi yapılacaklar listesine bir çizik daha attım.