2015 yılında çıkması beklenen büyük albümlere rağmen bu yıla damga vurabilecek en iyi albümlerden biri olacağını düşündüğüm The Pale Emperor, kendisinden beklediğim etkiyi fazlasıyla yarattı. Bu noktada objektifliği bir kenara bırakıp 2007’deki “Eat Me, Drink Me” albümünden bu yana dinlediğim en iyi Manson albümü olarak bendeki etkisini belirtmek isterim.

2003’de The Golden Age of Grotesque albümü ile tarzını en iyi şekilde gösteren Manson, 2007’de Eat Me, Drink Me diyerek gönlümüzü bir kez daha fethetmişti. Daha sonra 2009 ve 2012’de çıkardığı iki albüm ile ufak bir deprem yaşamış, kendinden beklenenden çok farklı işlere imza atmıştı.

Yine, yeni albüm periyodunu çok uzatmadan, The Pale Emperor’ın haberini almıştık. Albümün ismi olsun, kapağı olsun beklentileri yükseltmiş; güzel bir geri dönüş, bir tazelenme tattıracağının sinyallerini vermişti. İlk yayınlanan single Third Day Of A Seven Day Binge ile hepimizi şaşırtmış, bir o kadar da albüme karşı olan beklentileri tavana fırlatmıştı. Çok daha melodik, tertemiz vokaller, yaratıcı bir beste ile ilk tanıtımı yapmış oldu. 

İlerleyen zamanlarda ikinci single Deep Six’i klibiyle birlikte yayınlayan Manson, kendisinden beklenene daha yakın olmasına rağmen ilk single kadar ilginç ve yaratıcı bir işle karşımıza çıkmıştı. Klip ise kötü sayılabilir olmasının yanısıra gizli mesaj arayan ajan hayranlar için biçilmiş bir kaftan gibiydi. Sözleri de bu teorileri desteklemeye yatkındı. Hey, Cruel World’ü anımsatıyor fakat daha kuvvetli bir çekim gücü var. Ayrıca ana tema olarak Zeus ve Narcissus ilişkisini konu edinmesi de oldukça güzel.

İlk parça Killing Strangers girişi itibariyle tabiri caizse film başlangıcı gibi. Bass ve davul ağırlıklı seslenen Manson, “We’re killing strangers, so we don’t kill the ones that we love” diyerek şarkının kasvetine rağmen derdini gayet iyi anlatabilmiş. Ayrıca şarkıdaki gitarlar albümün geri kalanı hakkında ipucu veriyor. Parça derinleşerek biterken derinden gelen Deep Six ile karşılaşıyoruz. Yukarıda söylediğimin üzerine eklenecek tek şey albümün açık ara en etkileyici parçası. Hemen ardından Third Day Of A Seven Day Binge geliyor ve üst üste iki şaheserle nabızlarımız yükseliyor. Şarkının sözleri de her zamanki Manson etkileyiciliğini yansıtmaktan geri kalmamış. Albümün Country tınılarına alışmaya başlıyorken dördüncü parça The Mephistopheles Of Los Angeles geliyor ve tansiyonu aşağılara çekiyor. Davul ritimleri Personal Jesus ve Depeche Mode’a bir atıf gibi. Mephistopheles, Lazarus derken Hristiyan mitlerine ve İsa’nın dirilttiğine inanılan Lazarus’a göndermelerle oluşturulan sözler ise müziğin sadece müzikten ibaret olmadığını da anımsatıyor. Beşinci parça Warship My Wreck ise kült bir film müziği tadında giriyor ve şarkı bitene kadar bu formunu koruyor. Güzel bir filmde duyarsak şaşırmayız.

Albümün ikinci yarısı, giriş kısmında Ella Wheeler  Wilcox’un Will adlı şiirinden alıntılara yer veren Slave Only Dreams To Be King parçasıyla başlıyor. Adından da anlaşılacağı gibi kölelik kavramı üzerinde duruyor ve “Slave never dreams to be free, slave only dreams to be king” diyor. İlk kısımdaki şarkılara oranla alıştığımız Manson’a daha yakın bir parça. The Devil Beneath My Feet ise bass gitar ile öne çıkıyor. Şarkının temposu her dinleyiciyi ritim tutmaya itiyor. Aynı zamanda albüme kattığı Country modundan az da olsa uzaklaşıyor. Sekizinci parça Birds of Hell Awaiting korku filmi efektleriyle karşılıyor ve Country ritimlerine geri dönüyor fakat kendini dinletmekte zorlanıyor. Beste olarak yeterli kalsa da söz olarak eksik geliyor. Önceki parçalara kıyasla bu parça albümün en sönük parçası olabilir. Albümün sonlarına yaklaşırken ortalığı biraz toparlamak adına Cupid Carries A Gun geliyor. Cupid ise hepimizin tanıdığı “aşk oku” atan tanrı. Yunan mitolojisindeki adıyla Eros. O kadar yazmışken Cupid’e de dokundurmadan bırakmamış Manson. Son parça Odds Of Even albümün en yavaş parçası. “This is the house of death, even angels die in the arms of demons” sözüyle dinleyiciyi ele geçiriyor. Aynı zamanda melodik olarak klasik köken tınılarını da barındırıyor oluşu Marilyn Manson’ın deneysel çalışmalarının en güzel sonuçlarından birisi olmuş.

Albümün Deluxe Edition formatında üç adet akustik parça bulunuyor. Bunlar The Mephistopheles of Los Angeles, Odds of Even ve Third Day of a Seven Day Binge parçalarının akustik versiyonları olarak albüme konulmuş. Sırasıyla “Fated, Faithful, Fatal”, “Day 3” , “Fall Of The House Of Death” isimleriyle. En az orijinalleri kadar güzel olmasının yanısıra akustiğin gerektirdiği vokal değişimlerini dinleyebilmek ve ikisi arasındaki farkı görebilmek son derece keyifli. Özellikle Third Day Of A Seven Day Binge’in akustiğine dikkat!

Özetlemek gerekirse Marilyn Manson’ın dönüşü muhteşem oldu. Hepimizin beklediği şeyleri bir kenara bırakıp yepyeni bir sanatçı olarak karşımıza çıktı. Albüme başından sonuna kadar bir bütün olarak baktığımızda öldürüyor, parçalıyor, bütünleştiriyor ve bize uzun zamandır hasret duyduğumuz farklı bir tat sunuyor. Özellikle şarkı girişlerindeki efektler, bitişlerindeki sadece vokalin olduğu bölümler ve nakaratlar konusunda güçlü bir görüntü sergiliyor. Besteler ise uzun süre tazeliğini koruyacak kadar yaratıcı. Bir Manson albümünde kolay kolay duyamayacağımız gitar melodilerinin albümü yukarılara taşıyor oluşu da su götürmez bir gerçek. Ayrıca parantez açılması gereken son konu ise şarkı sözleri. Mitoloji ve Manson’ın kafası birleşince ortaya şairane işler çıkması kaçınılmaz olmuş.

Kendi türünün geleceğini artık göremeyip kendine bambaşka yol açıp bu yolda gidebildiği kadar gideceğinin de bir habercisi. The Pale Emperor yeni dönemin ilk basamağı. Umarım son basamağı olmaz ve düşündüğümüz gibi devamı gelir. Hazır gelmişken Türkiye’de görebilme ihtimallerini de yükseltsek hiç fena olmaz.

Türk Gitar Puanı: