Dünyanın en iyi grubu kavramı aslında var olmayan bir kavramdır. Zira her insanın kendine göre bir favorisi, bir en iyisi mevcuttur. Bu da işi nesnellik boyutundan öznellik boyutuna taşıdığı ve subjektif bir yoruma çevirdiği için aslında bu en iyi grup kavramının ucu çok açıktır.

Özellikle ülkemizin tahammülsüz dinleyicisi için bu ucu açık olan kavram yerini fikir ve zevk beyanından kargaşa ve kavgaya bırakabiliyor çoğu zaman. Gelmek istediğim nokta ise şu; Opeth dünyanın en iyi grubu mudur? Cevabım; evet. Bu bana göre böyle. Hatta dünya üzerindeki birçok kişiye göre böyle fakat kesin bir yargı elbette ki değil.

Bunları neden anlattığıma gelecek olursak, kendisine göre dünyanın en iyi grubu ya da gruplarından birisi olan Opeth’in son albümünü 10 ila 15 kez arasında çevirmiş bir yazardan, albüm hakkındaki yorumları dinleyecek olmanız. Subjektif bir yazı bekliyor olabilirsiniz bu kadar şeyin ardından, lakin az sonra okuyacaklarınız son derece kişisel duygulardan arınmış şeyler olacaktır. Bunun garantisini verebilirim.

Bundan seneler seneler evvel lisedeki bir arkadaşımın zoruyla oldukça sert, brutal vokaller içeren -ki o zaman böğürtü deme cüretini gösteriyorum bu olaya- bir şarkı ile tanıştırıldım. Yaklaşık 8 sene öncesine tekabül etmekte bu zaman dilimi. Şarkının ismi ise Master’s Apprentices. İlk 1-2 dinlemem neticesinde rifflere bayılmış ancak vokallere ve şarkının ortasından sonraki akustik bölümlere ayak uyduramamış, şarkının yalnızca başlarını dinler olmuştum. Fakat bir zaman sonra bir aydınlanma neticesinde EY YÜCE RABBİM, EY YARABBELALEMİN BUNLAR NE GÜZEL RIFFLER, BU RIFFLERİ YAZAN GİTARİST, NE YÜCE GİTARİST şeklinde bir mini fetva vermiş ve şarkının tamamına ve vokallere adaptasyonumu tamamlamıştım. Benim için Opeth, Master’s Apprentices olmuş idi.

Kısa bir süre içinde diskografi hatmimi tamamlayıp Damnation’a ve diğer clean vokalli soft şarkılara ısınma sürecimi dahi tamamlamış, birkaç sene sonra da grubu en önden canlı izledikten sonra koluma grubun dövmesini dahi yaptıracak kadar hayatımın merkezine almıştım. Ki hala da merkezindedir. Üzüntümde, mutluluğumda, sinirimde, rahatlığımda, kafam iyiyken, stresliyken, hep Opeth arka plandaydı. Hala da arka planda.

Bana bu duyguları yaşatan grup bu süreçten sonra Watershed, Heritage, Pale Communion ve Sorceress isimli albümleri yayımladı işte. Büyük bir heyecanla bekleyip dinlediğim albümlerdi bunlar hep. Watershed’i çok sevdik, Heritage’a geç adapte olduk ama bayıldık, dibimiz düştü. Pale Communion’ın ağır toplarıyla müzikal hazzın dibine vurduk ve Sorceress çıktı geldi nihayet.

Yayımlanan ilk single olan Sorceress ile değişen Opeth soundunun temelinin korunacağını kestirebiliyorduk. Brutal vokallerden uzak, prog rock havasında, yer yer prog metal esintileri de içeren bir albüm beklentisi bizi yanıltmadı. Akustik harikası Will O The Wisp ile de albüm hakkında beklentilerimiz oldukça arttı.

Bundan yaklaşık 10 gün önce -daha fazla da olabilir- albümü ilk kez dinleme şerefine nail olduğumda ufak bir hayal kırıklığı yaşadım. Zira albümün yarısı ne kadar mükemmel ise, kalan yarısı da o kadar boş gelmişti. Bunu yenmeliydim, biraz daha dinledim, biraz daha direndim, ancak bu histen maalesef bir türlü kurtulamadım. Benim için temelinde Master’s Apprentices’in olduğu grubun evrimini ne kadar çok önceden kabullenmiş ve benimsemiş idiysem de Heritage’da Folklore, Pale Communıon’da Faith in Others gibi albümün padişahlık tahtında oturan babalar bu benimseyişi kolaylaştırıyordu. Sorceress’ın eleştireceğim en önemli noktası işte tam olarak da bu. Tam bir sosyalizm, tahtta oturan kimse yok, bonus olarak yayımlanan 2 şarkı dahi albümün orijinaline eklenebilecek seviyede parçalar. 

Tarihte hep liderler konuşulmuştur. Futbolda hep saha içinde bir önder vardır, takımıyla özdeşleşmiştir. Albümlerde de hep bir klasik, bir baba parça vardır. Albümün ismi söylendiğinde o parça akıllara gelen ilk parçadır. Ancak Sorceress diyince benim aklıma 2 dakikadan dahi kısa olan ve bence dünyanın en iyi introsu olan (bir öznellik daha) Persephone geliyor ise, albümün temelinde maalesef bir eksik mevcuttur. Hem de hayati bir eksik.

Bu eksikliği göz ardı edip albüm hakkında yorumlar yapmam gerekir ise Opeth diskografisinin en nadide köşelerine koyabileceğim en azından 3 şarkı barındırıyor olması -bunlar The Wilde Flowers, Persephone ve Chrysalis-  ve farklı şeyler denemeye devam etmeleri -albümün genelini örnek verebiliriz ancak özele inecek olursak neredeyse enstrümantal diyebileceğimiz The Seventh Sojourn-  gibi işler bu albümü başarısız olmaktan kurtarıyor. Zaten bu adamların enstrüman yeteneği, yaratıcılık yönünü falan tartışmaya gerek bile olmadığı için o hadsizliği göstermeyeceğim. Herkes albümde işini çok iyi yapmış. Ben Heritage’da olduğu gibi albüme tam anlamıyla ısınmak için biraz daha süre gerekeceğine inanıyorum.

Toparlayacak olursak, tek eksiği albümdeki sosyalizm havasını yıkacak bir lider nitelikli şarkı olan ‘dünyanın en iyi grubu’nun bu albümü, Opeth’in neden bu kadar başarılı olduğunun en güzel göstergelerinden birisi. Zira Mikael etrafındaki parçaları her seferinde böyle kaliteli biçimde birleştirip yanındaki insanlarla bu kadar farklı işleri böylesine büyük bir başarıyla yapıyorsa, böyle bir adamın başarısını tartışmak da abesle iştigal olacaktır. Mikael reisin Master’s Apprentices’tan uzak bu albümüne aşağıdaki puanı yapıştırıyorum. (Albümde Faith in Others tarzı baba bir şarkı olsaydı yarım puan daha fazla verirdim.)

Türk Gitar Puanı: 

Not: Bonus parçalar olan Spring MCMLXXIV ile The Ward harika ötesi parçalar. Mutlaka Deluxe Edition’dan onları da edinin derim.