En son albümü Division Bell’in üzerinden 20 yıl geçmiş olan Pink Floyd’un Richard Wright anısına hazırladığı 15. stüdyo albümü The Endless River 10 Kasım’da resmi olarak satışa sunuldu.

Pink Floyd için nasıl bir giriş, nasıl bir tanımlama yapılır bilemiyorum. Birkaç neslin en kötü ihtimalle adını bildiği bir grup, tüm dünyanın diline dolanan “Another Brick in the Wall” sözleri, her duyguya karşılık gelebilecek çeşitlilikte bir diskografi…  Elbet kimileri için Gilmour ve Mason ikilisi Pink Floyd demek değildir. Bir yönden ne kadar haklı olurlarsa olsunlar grubun adını devam ettirdikleri sürece Pink Floyd olarak kalacaklar. En azından benim için.

Pink Floyd - 2014

Öncelikli olarak söylenmesi gereken birkaç şey var. Temel olarak “biz bir albüm yapacağız, bu albüm Divison Bell albümünde yer alamayan bestelerden oluşacak ve Richard Wright’a adanacak” gibi bir açıklama yapan gruptan –üstelik son albümün üzerinden 20 koca sene geçmişken- klasikleşebilecek türden parçalar beklemek son derece yanlış. Zaten müzik tarihine fazlasıyla klasik kazandırmış bir gruptan, bir önceki albümde hazırlanan bestelerin yer alacağı belirtildiği halde beklentileri ısrarla eski albümler seviyesinde tutmak, gözü kulağı doyuramamaktır. Sıfırdan yazılmış bir albüm bekleyenleri de 2015’de çıkması beklenen David Gilmour’un solo albümüne davet ediyorum.

Muhtemeldir ki bu albüm Richard Wright’a bir vefa borcudur ve bir insanı anmak için yapılabilecek en güzel şeydir. Gelelim albüme;

Albümün Deluxe Edition formatı 1 saat 5 dakika sürmekte. Tek şarkı dışında tamamı enstrümantal. Things Left Unsaid ile dört buçuk dakikalık bir giriş yapan grup, şarkının ismiyle albümün temasını belirtmiş. Hemen başında birkaç mırıldanma geçiyor, tam olarak anlayamadığım. Enstrümantal dedik fakat vokalin olmaması şarkının bir şeyler söylemediğini göstermiyor. O anki ruh halinize göre şekillenen duyguya sahip. Hemen ardından It’s What We Do geliyor ve bana fazlasıyla Welcome to the Machine’i andırıyor. Bu şarkıyı kaldığı yerden devam ettiren Ebb and Flow ile kısa bir geçiş yapıp tempoyu biraz yükselten Sum ile karşılaşıyoruz. Skins, Unsung derken hepimizin merakla beklediği ve albümden önce dinleme fırsatına eriştiği Anısına adlı parça geliyor. Albümde söze en çok ihtiyaç duyan parça hangisi deseler belki biraz düşünür fakat yine Anısına derdim. Klarnet ve saksafonla süslenmiş oldukça güzel bir parça. Bu parçadan sonraki 6 parça maksimum 2 dakika uzunlukta. Yer yer düşen, yer yer artan tempolarla birbirini tamamlayıp devam ettiren geçiş parçalarından oluşuyor.

Pink Floyd - The Endless River

Talkin’ Hawkin’e baktığımız zaman adından da anlaşılacağı üzere Hawking içerikli bir parça. Metallica’nın To Live Is To Die’ına benzettiğim birkaç noktası dışında Hawking’in düşüncelerini sese döken bilgisayarın konuşmasını dinliyoruz. Yine tamamını anlayamadığım bu konuşma, aradan seçebildiğim kelimelere göre birkaç güzel mesaj barındırıyor. Eyes To Pearls kulağa çok daha farklı ve etkileyici geliyor. Sanki hemen peşinden mükemmel bir solo gelecekmiş gibi gitar tonlarına sahip. Peşinden gelen Surfacing, High Hopes’un çan sesleriyle uzaklaşıp yine çan sesleriyle başlayan albümün son ve vokal içerikli tek şarkısı Louder Than Words geliyor. Gilmour’un eşi Polly Samson tarafından yazılan sözleri Gilmour’un kadife sesiyle dinliyoruz. Pink Floyd’un geçmişine atıflarla bezenmiş sözlerle birlikte oldukça keyifli ve akılda kalıcı bir besteden ve daha uzun olmasını dilediğim yine güzel, hep güzel bir solodan oluşuyor. Albümün satışa sunulmasının ertesinde yayınlanan güzel bir klibi de mevcut.

Bonus olarak eklenen 3 parçanın en sonuncusu Nervana da bir başka vokal isteyen parça. Playlistlere konulabilecek türden.

Belki sayfalarca yazılabilirdi fakat toparlamak en güzeli. 2014 neredeyse bitmişken 70’li yılların Pink Floyd’unu aramazsanız, Gilmour’un solo albümlerinden On an Island’a az buçuk benzediğini görmezden gelirseniz, ezber bozacak besteler ve sololar beklemezseniz eğer yıllar sonra Pink Floyd adı altında yeni müzikler dinleyebiliyor olmak bile oldukça heyecan verici. Bana kalırsa olması gereken de budur.

Ayrıca uyumak üzereyken albümü açıp dinleyerek uyuyayım derseniz eğer, sabah hala çalmaya devam ederken uyanabilirsiniz. Tam anlamıyla Pink Floyd albümü hissi yaratmadığı bir gerçek ama Pink Floyd ürünü olduğu hepsinden daha gerçek. Genç nesillerden biri olarak tarihe tanıklık edebilmenin de ayrı bir heyecanı vardı elbet. Tarafsız olmanın zor olduğu albümlerden biri ve sanıyorum ki kim ne derse desin senelerce dinlenebilecek bir albüm.

Türk Gitar Puanı: