Rock Off geçtiğimiz yılın en başarılı festivallerinden biriydi. Özellikle sağlam line-up’ı sebebiyle metal kitlesini tatmin etmeyi başaran bir festival olmuştu. Bu yıl beklentiler, geçtiğimiz yıla oranla biraz daha büyüktü. Headliner olarak çıkacağı duyurulan gruplar çok fazla tepki çekti. Grupların sahne sıralaması yine tepki çeken konulardan biriydi. Akabinde ilk olarak Kilyos Sahili’nde yapılacağı duyurulan festivalin LifePark’a alındığı açıklandı ve tepkiler çığ gibi büyümeye devam etti. Bu noktada organizasyon firmasının yaptığı akılcı bir hamle olarak bilet fiyatlarının düşürülmesi festivali çekici bir hale getirdi. Buna ek olarak festival alanındaki alternatif etkinlikler herkesin memnun kaldığı bir etkinlik yaşamamıza sebep oldu. Rock Off’a gerçekten çok fazla negatif şey söyledik fakat son derece başarılı bir etkinliği geride bıraktığımızı söylemem gerekiyor. Yazıyı anı türünde yazarak, başımdan geçenleri anlatacağım. O yüzden ilk paragrafta olayın özetini verdim, devamını okumak size kalmış.

Cumartesi günü işlerim olduğu için ilk 2 performansa yetişemedim. Saat 3 civarında LifePark’a geldim. Mehmet Emre ile birlikte giriş yaptık ve direkt olarak akustik performansların ve söyleşilerin yapıldığı alan olan Drangon’s Den’e gittik. Murat İlkan ve Metin Türkcan’ın akustik performansları vardı. Genel olarak geyik muhabbeti havasında geçen bir performans oldu. Şarkı aralarında sorular alındı. Metin Türkcan’ın esprili tavırları ile izleyenler çoğunlukla güldüler. Murat İlkan özellikle Catch The Rainbow performansında tanrı gibiydi. Çok başarılı bir vokalist. Büyülendik resmen. Akustik performansın ardından ana sahneye doğru yol aldık.

Ana sahnede o sırada Unleashed çalıyordu. Kendilerini uzaktan seyrettik. Daha sonra kafa dinlemek için ağaçlık alana geri döndük. Boş bir bank bulduktan sonra sohbete koyulduk. “Ne olacak bu metal piyasasının hali” temalı sohbetlerimizi yaparken ufak ufak yağmuru hissetmeye başladık. Ağaçlık alan olduğu için çok fazla ıslatmaz mantığıyla oturmaya devam ettik fakat 10 saniye içinde tamamen ıslanma riski altında olduğumuzun farkına vardık. Bir hışımla kalkarak Dragon’s Den’in yanındaki kapalı alana sığındık. Burada 20-30 dakika kadar kaldıktan sonra yağmur durdu. Sığınmacıların çoğu Gojira’nın imza seansı için bekleyenlerdi. Bu sırada kötü haber geldi. Yağmur sebebiyle Gojira imza seansını iptal etti. Büyük bir hayal kırıklığı ile orayı terk ettik. Karşımızdan gelenlere “Gojira iptal” haberini verdik. Genel olarak gruba sağlam küfürler edildi.

Daha sonra soluğu yine ana sahnede aldık. Sahnede Korpiklaani vardı. Seyirci ile iyi bir etkileşim sağladıklarını söyleyebiliriz. İnsanlar keman sololarında dans ediyorlardı. Uzaktan bir süre seyrettikten sonra yemek yemeye karar verdik. Başımıza geleceklerden haberimiz yoktu ve hızlı adımlarla yemek alanına doğru ilerliyorduk. Yemek alanına geldiğimizde ufak bir fiyat analizi yapalım dedik. Yemeklerde sabit fiyat uygulaması vardı ve her şey 15 TL’ydi. Festivalin en büyük noksanlıklarından biri kesinlikle buydu. Hazır konu paradan açılmışken şunu da belirteyim, fiyatı uygun olan tek şey biraydı. 10 TL’ydi ve ideal diyebileceğimiz bir seviyedeydi bana göre. Ben zaten alkol almadığım için bana giren çıkan yoktu. O yüzden de çok kafama takmadım. Votkanın 20 lira olması evlat acısı gibi koymuştur herhalde.

Aç ayı oynamaz hesabı, karnımızı doyurduktan sonra yine Dragon’s Den’e geldik. Doğu Yücel’in söyleşisi olması gerekiyordu fakat yağmurdan dolayı o da iptal oldu. Gojira’yı büyük bir merakla beklediğimiz için son bir enerji depolayalım diyerek Dragon’s Den’in yanındaki kapalı alana geçtik ve puflara oturduk. 40 dakika kadar orada durduktan sonra ana sahneye doğru yöneldik. Gojira’nın başlamasına çok kısa bir süre vardı ve herkes yavaş yavaş ana sahneye doğru yönelmeye başlamıştı. Sahne önü kısmının ayrıldığı barikatların hemen 1,5-2 metre arkasında konumlandık. Sahneyi gerçekten güzel görüyorduk. Sahneyi duman kaplamıştı ve artık Gojira’nın çıkmasını bekliyorduk. Bu sırada ilk olarak Mario göründü. Akabinde sahneye aynı anda dumanların arasında 3 kişi daha girdi (Yani Joe ve diğerleri…). Ocean Planet ile giriş yaptılar. Bu parça benim en sevdiğim Gojira parçasıdır, o yüzden bir hayli mutlu oldum… İkinci parça ile birlikte etrafımızda ortalık karışmaya başladı. Bir anda kendimizi pogo’nun ortasında bulduk. Sakin takılan adamım, böyle şeyleri hiç sevmem. O yüzden hemen o alandan uzaklaştım. Bir ara Mehmet Emre’yi kaybettik zannettim ama o da gençliğin verdiği çeviklik ile bir çırpıda o çemberden çıkmayı başardı. Neyse ki sağlam darbe yemeden kurtardık paçayı.

Gojira’nın sahneye çıkması ile birlikte belki de festivalin en “metal” hissetiren anları yaşandı. Özel bir sebepten ötürü ilk 20 dakikayı izleyip gitmeyi planlıyordum fakat konserin tamamında kaldım. Grup resmen “gitme lan, bak ne güzel çalıyoruz” diyordu. Ben de bu söylemi karışılıksız bırakmadım ve Gojira’nın performansı bitene kadar orada kaldım. Seyircinin en yoğun olduğu konser net olarak Gojira’ydı. Festivalin ilk gününün gerçek headliner’ı bir çok kesime göre Gojira’ydı. Bu kesime ben de dahil olduğum için Korn’u izlemeden tadında bırakarak mekanı terk ettim. Gojira sahneden inerken Joe mikrofona geri gelerek, yeni bir albüm için çalıştıklarını ve yakında yeniden geleceklerini söyledi. Gojira’yı bu konserde veya geçen yılki Rock Off’da izleyemediyseniz, mutlaka önümüzdeki dönemde geldikleri zaman izleyin. Gerçekten çok farklı bir kafası var. Özellikle Mario mest etti.

İkinci Gün

Festivalin ikinci gününün daha güzel geçeceğine inanarak gittim. Giriş yapar yapmaz yine ilk hedefimiz Dragon’s Den oldu. Anneke Van Giersberg’in akustik performansı vardı. Köşedeki alanda oturarak, Anneke’in eşsiz sesiyle mest olduk. Dark Tranquillity konserinin başlamasına 15 dk kala ana sahneye doğru ilerlemeye başladık. Bu sırada grubun çalmaya başladığını fark ettik. Olması gereken saatten önce çalmaya başladımışlardı. Dark Tranquillity seyirci ile çok iyi bir uyum içerisindeydi. Gündüz konserlerinin en yoğun ilgi gören konseri bu grubun oldu diyebilirim. Bir ara sahneye şapka atıldı. Mikael Stanne şapkayı alıp geri koydu. Seyirciler şapkayı takmasını bekliyordu ama pek oralı olmadı. Bir ara Lethe için çok fazla tezahurat oldu ama onu da çalmadı vicdansızlar… Neyse, Dark Tranquillity’den sonra yine Dragon’s Den’e doğru yol aldık. Bu sırada organizatörler soruları yanıtlıyordu. Kendilerine sosyal medya üzerinden çok soru geliyordu fakat bu seansta niyeyse çok fazla soru soran olmadı ve bir hayli erken bitti. Millet Apocalyptica’nın imza seansı için sıraya girerken, biz çoktan Annihilator konserine doğru yol almaya başlamıştık. 

Annihilator bana göre festivalin en iyi performansını sergiledi. Ses, performans ve seyirci ile diyalog mükemmeldi. Diğer tarafta imza seansı olduğu için olsa gerek ana sahnenin önü çok yoğun bir dolulukta değildi. Annihilator’ın performansını nefessiz izledik diyebilirim. Jeff Waters gerçekten hem eğlendi hem eğlendirdi. Seyirciden çok memnun olduğunu her parça arasında dile getirdi. Kendisini egoist biri olarak tanırdık ama çok sempatik hareketleri vardı. Bir seyirci güvenliği aşıp sahneye çıktı. Jeff baba ayyaş kardeşimize elini uzattı. Peki o ne yaptı? Ağzındaki sigarayı Jeff’e uzattı. Sonra apar topar dışarı attılar. Jeff Waters konser boyunca kola içti. Sigarası alkolü yok. Hatta kumarı bile yok. Ot gibi bir adam belli ki. Kral herif.

Annihilator’ın performansından sonra tekrar Dragon’s Den’e doğru yol aldık. Geldiğimiz sırada Dark Tranquillity’nin imza seansı vardı. Bu sırada köşede oturarak dinlenmeyi tercih ettik. My Dying Bride’ı dinlemek istemediğim için bolca vaktimiz vardı. Festivalin imza seansı takviminde yer almıyordu fakat Annihilator’ın da imza seansı yapacağı bilgisine ulaştık. Sıranın en önündeki yerimizi aldık. Yaklaşık olarak 45 dk beklememiz gerekiyordu. Beklemeye başladık… İmza almak için gireceğimiz kısım yarısı aralanmış bir paravan ile örtülüydü. Aradan arka tarafı görebiliyorduk. Jeff’in yan tarafa geçtiğini gördüm. Bu sırada içimizden biri bağırdı herife, adam döndü bakıyor ve beni görüyor. Yapıştırdım devil horn’u. Hala bakmaya devam ediyor… “Gel gel” yaptım elimle, balık oltaya geldi… =D Kafayı uzattı paravanın arasından bize bakıyor. Yanımdaki Suriyeli herif hemen muhabbeti kurdu. Ufak bir sohbetten sonra Jeff tekrar içeri döndü. 15 dk kadar sonra bizi almaya başladılar. Biletlerimizi imzalatıp, fotoğraf çektirdik. Güzel bir andı.

Jeff Waters’tan imzaları aldıktan sonra tekrar ana sahneye doğru yol aldık. Çimlere oturduk, Behemoth’u beklemeye başladık. Önden bir müzik çaldılar. “Hadi gelin ayin başlıyor” havasında bir müzikti. Herkes bir anda ayağa kalkarak safları sıkılaştırdı. Bu sırada onu gördük… Nergal, ellerinde ateş ile sahneye geldi ve ayin başladı. Neyse, çok fazla havaya giremedim açıkçası. Bir kere sesler kötüydü. Davulun sesi çok iyiydi, gitarın sesi kısıktı. Resmen sadece davulu dinledik. Sahne şovları iyiydi ama samimi değildi. Bana göre tatsız bir şey vardı, ruh yoktu sanki. Çözemedim. Gojira kadar seyirci yoğunluğu yoktu ayrıca…

Behemoth’un sonunu beklemeden mekanı terk ettim. Apocalyptica’yı seyretmek için kalmayı düşünmüyordum zaten. Bana göre bu festivalin ruhuna yakışmayan iki grup Korn ve Apocalytpica’ydı ve her ikisi de headliner olarak sahne aldılar. Bu durum hoşuma gitmediği için festivali tadında bırakmak adına Gojira ve Behemoth konserlerinden sonra mekanı terk ettim. İyi mi ettim? Bence evet. Hiç de merak etmiyorum açıkçası ben gittikten sonra neler olduğunu…

Festival gerçekten çok güzeldi. Mekana çok laf edilmiş olsa da, bu festival için gerçekten çok uygun bir yer seçilmiş. Ferah ferah takıldık. Müzik dinlemek istemeyenler için alternatif bölümler vardı. Ağaçların altındaki banklar, tam sohbet etmek için ideal yerlerdi. Konser sırasında bile çok fazla sesin gelmediği, huzur veren bir bölümdü orası. Tadı damağımda kaldı diyebilirim. Seneye yine aynı formatta yapılırsa hiç tereddüt etmeden tekrar bu heyecanı yaşarım. Emeği geçen herkese çok teşekkürler.

Yerleşkenin nasıl olduğunu merak ediyorsanız aşağıdaki videoyu izleyebilirsiniz.