Megadeth Türkiye’ye Geliyor!

0

Metal dünyasının ağır topları bir bir Türkiye konserlerini açıklamaya başladı. Manowar ve Arch Enemy’den sonra Megadeth, 2014 yılında Türkiye’de konser verecek olan önemli metal gruplarından biri olarak duyuruldu.

3-4 Ağustos 2014 tarihlerinde gerçekleştirilecek olan Rock Off Festivali’nin duyurulan ilk grubu Megadeth oldu. Festival İstanbul Küçükçiftlik Park’ta gerçekleştirilecek ve Megadeth 4 Ağustos günü sahne alacak. 

Edit: Etkinlikte Murat İlkan’ın da sahne alacağı duyuruldu.

Özver Yılmaz Röportajı

0

– Türk Gitar: Merhabalar. Röportaj isteğimizi geri çevirmediğiniz için çok teşekkür ederiz.
– Özver Yılmaz:  Merhaba, ben teşekkür ederim.

– Türk Gitar: Her zaman olduğu gibi yine gitar ile giriş yapalım. Gitar çalmaya kaç yaşında, kimin teşvikiyle başladınız?
– Özver Yılmaz:  Sanırım 13-14 yaşındaydım ve çevrede pek teşvik edecek insan yoktu. O yüzden amerikalı rakçı abilerden gördüm diyebilirim. =)

– Türk Gitar: Gitar konusunda gelişim ve öğrenme sürecinizde destek aldınız mı? Yoksa kendi çabalarınızla mı öğrendiniz?  
– Özver Yılmaz: Bizim evin yanında bakkal bir vardı. Arkadaşlarla beraber genelde o bakkal ve çevresinde takılıyorduk. Sonra öğrendik ki bakkalın oğlunun veya bir tanıdığının gitarı varmış. Onu aldım, bir de metot buldum zar zor bir yerlerden, alıp oradaki şarkıları çalmaya başladım, böyle gitti.

– Türk Gitar: İlk gitarınızı hatırlıyor musunuz? Bir çok gitaristin ilk gitarlarıyla ilgili ilginç anıları oluyor, sizin de böyle bir anınız var mı?
– Özver Yılmaz: Bakkalın gitarı. =)) Ama ilk satın aldığım gitar Ibanez bir akustik gitardı. Sonra onu satıp Fender Squier ve acayip bir amplifikatör aldım. İlk gitarda bare basmaya çalıştığımı hatırlıyorum, sonra sinirlenip gitarı kıracaktım onu hatırlıyorum. Sinirden gitarı ısırmıştım hahaha. =) Meğer bir yol varmış deneyerek anladım. =)

– Türk Gitar: Müziğe ilk adım attığınız dönemde gitaristliğin yanında vokalliği de düşünüyor muydunuz? Kendine ve kafasına uygun vokal bulamayıp, “en iyisi vokali de ben kendim yapayım” diyen çok müzisyen var, siz de onlardan mısınız?
– Özver Yılmaz: Yok ben her zaman çalıp söylemek istedim. Bir şeyleri anlatmak istedim ama başkalarına değil, kendime sanırım. Sonradan değişti işler, insanlarla paylaşıp yalnız olmadığımı anladım.  Bu da beni mutlu etti. Umarım dinleyenleri de mutlu etmiştir.

– Türk Gitar: Deli Gömleği’ni ilk dinlediğim zaman (Yalanlar Söyle’yi dinlemiştim ilk olarak) dikkatimi direkt olarak vokal çekmişti. Vokal konusunda çok farklı bir ses renginiz ve tarzınız var. Bana göre alışması ufak bir zaman alan fakat alıştıktan sonra müptelası olunan bir ses. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
– Özver Yılmaz: Teşekkür ederim, sanırım büyüdükçe ergenliğe geri dönüş yaptım ve sesimin rengi değişti. =) Dünyada tiz sesler için çok örnek var ama ülkemizde alışması daha zor insanlar için, her konuda olduğu gibi…

– Türk Gitar: Son dönemde Türkiye’den çok, yabancı ülkelerde turne ve konser etkinliği içerisindesiniz. Bunun özel bir sebebi var mı?
– Özver Yılmaz: Oradaki seyirci tepkisi bizden çok farklı. Konserlere eğlenip, dinleyip dağıtmak için geliyor insanlar genelde. Bu hem sahnedekileri hem de seyirciyi mutlu ediyor. Biz pek sahnede poz kesebilen insanlar değiliz içimizden ne geliyorsa onu yapıyoruz. Atla zıpla, gerekirse o gitarı kır! =)

– Türk Gitar: Ukrayna’da bir televizyon ve radyo programına katıldınız. Size gerçekten çok fazla ilgi gösteriyor olmalılar, bunun sebebi nedir? Barış Manço ve Japonların ona gösterdiği sevgi gibi bir ilişkiniz mi var? =)
– Özver Yılmaz: =) Dünyada bilinen Türk tipinden biraz uzağız diyelim. Dünya çok büyük görünebilir ama değil. Aynı kafada insanlar her yerde var. Bizde hep sınırlar var, nerede hangi konuya bakarsan bak sınırlar var ve ben en azından bunu her konuda kendi adıma kırmaya çalıştım. Müzikte, işimde, özel hayatımda, her yerde. Dünyanın çoğunun yaptığı veya inandığı şeyler doğrudur kafasından erken uzaklaştım, böyle buldum kendi yolumu. Zaten doğru olsa dünya bu halde olmaz, bu da var. İ.Ö. 600 yılından 2014’e ne değişti? Çok mu farklı her şey? Değil. O yüzden kendi çıkışını kendi bulmalı insan diye düşünüyorum. İşte belki de bu yüzden ilgi gösteriyorlar. =)

– Türk Gitar: Türkiye’ye dönelim. Grunge denince yerli grupları baz aldığımız zaman belki de akla gelen ilk grupsunuz. 1999 yılından beri aktif olarak müzik yapıyorsunuz fakat ilk albümünüz (demoları saymıyorum) 2011 yılında geldi. Halbuki 2006-2007 yılında sizin hakkınızda yapılan yorumlarda (özellikle Ekşi Sözlük’te) sürekli olarak bir albüm beklentisinden bahsedilmiş. O albüm için neden o kadar geç kaldınız? Yaptığınız müzik türünün, Türkiye’de müziği yönetenler açısından piyasa için “potansiyelli” görülememiş olması gibi bir durum söz konusu olmuş olabilir mi?
– Özver Yılmaz: 2001 yılında “Soytarı” kaydını albüm yapmak için Akmar’da bir ağabeyimiz bize yarısını siz verin paranın dedi, paramız yoktu. 2005 yılında “Oyuncak Albüm” kaydını albüm yapmak istediler ama kayıt kötü diyerek kabul etmedim. İyi mi yaptım kötü mü yaptım bilmiyorum ama olan bu. Bizde satma potansiyeli görmemiş olabilirler, doğru ki biz satmayız. Bu yüzden yaptığımız müziği yaparken çok seviyoruz hala. =) İş olarak asla görmedik üretmeyi, çalmayı, konser vermeyi. Ağacın altında flüt çalan yunan tanrısı gibiyiz hala, olayın çıkışı bu. =)

– Türk Gitar: Kendi solo parçalarınız bulunuyor. Youtube’da 2006’da kaydettiğiniz bir akustik demo albüm yer alıyor. İlerleyen dönemde kendi solo projelerinizle ilgili düşünceleriniz ve planlarınız neler?
– Özver Yılmaz: Şarkılar hazır, 5-6 şarkı. Bu seneye yetiştirmeye çalıştım ama herhalde 2014 baharına kaldı. Bu sene biraz nefes alayım diyorum, biraz yoruldum sanırım. Şimdi davulcumuz Mehmet de askerde. Deli Gömleği yeni albümün vokalleri kaldı, biraz dinleneyim artık diyorum ama bakalım… =)

– Türk Gitar: Kendi çabalarıyla gitar çalmaya çalışan gençlerin, tab metoduyla çalışmalarını sağlıklı buluyor musunuz?
– Özver Yılmaz: Bana yıllardır şarkıların akorlarını soran arkadaşlar oluyor ben de onlara dinleyip çıkarmalarını söylüyorum genelde. Bu daha iyi. Çok zor partisyonlar çalmıyoruz sonuçta (yeni albümde bu biraz değişebilir ). Yani tab’dan baksalar da dünyanın sonu değil, ortaya çıkan şey önemli.

– Türk Gitar: İdol olarak gördüğünüz ve model aldığınız müzisyenler hangileri?
– Özver Yılmaz: İdol demeyelim de bizi pisliğe bulaştıran insanları seviyoruz. Cobain, Morrison gibi. Şarkıcı olarak insanlık tarihinin en büyük şarkıcısı Michael Jackson gibi. İnsan büyüdükçe kendisi olması gerektiğini öğreniyor. Elbette bu bir süreç, genç arkadaşlara şu an mantıklı gelmeyebilir. Gelmesin de zaten. =)

– Türk Gitar: Hobileriniz neler? Gitaristlik dışında neler yapmaktan keyif alıyorsunuz?
– Özver Yılmaz: Ya çok zaman kalmıyor aslında ama son dönemde bisikletle ezilmeden İstanbul’da bisiklet sürmeye çalışıyorum. Evde PES ve FIFA var tabii. Bir de gezmekten büyük keyif alıyorum. Hatta en sevdiğim şey bu. Kimin değil ki?

– Türk Gitar: Son olarak, sitemiz amatör gitaristleri eğitmek ve bilgilendirmek amaçlı bir site olduğu için onlara söylemek istediğiniz bir şey var mı?
– Özver Yılmaz: Tavsiye verirken hep çekinirim ama kendi hayatımdan bir örnek verebilirim: durmadan çalın. Artık internetten gerekli gereksiz her şeyi bulabiliyorsunuz, bunları yardımcı edinip kendiniz bir şeyler yaratın. Asla kopyalamayın, kopyala yapıştır size kısa vadede başarı getirir ama uzun vadede silinip gidersiniz. Silinmeseniz de doğru hatırlanmayabilirsiniz aklı başında kişiler tarafından. Piyasa denen şeye bakın, anlayın ve en önemlisi seviyorsanız çalın. Gerçekten zevk alıyorsanız, gerçekten gitarı elinize aldığınızda kafanızdaki her şeyden kurtulup başka yerlere gidiyorsanız çalın, mutlu olun.

– Türk Gitar: Bizi kırmayıp sorularımıza verdiğiniz içten cevaplar için çok teşekkür ederiz.
– Özver Yılmaz: Ben teşekkür ederim, her zaman, sizlere başarılar, başarmasanız da olur aslında 😉

Eren Başbuğ Röportajı

0

– Türk Gitar: Öncelikle hoşgeldiniz, röportaj isteğimizi geri çevirmediğiniz için çok teşekkür ederiz.
– Eren Başbuğ: Memnuniyetle, asıl ben teşekkür ederim röpörtaj için.

– Türk Gitar: Ülkemizde yeni yeni adınız duyulmaya başlandı. Bu yüzden ilk olarak sizi daha detaylı bir biçimde tanıyarak başlayalım, kimdir Eren Başbuğ?
– Eren Başbuğ: Ben klasik müzik eğitimiyle büyümüş bir piyanist, klavyeci, aranjör ve şef olarak kendimi tanıtabilirim. 21 yaşındayım, ilkokuldan üniversite 2.sınıfa kadar Bilkent Üniversitesi’nde müzik bölümünde okudum, şimdi Berklee’de Film Müziği ve Elektronik Prodüksiyon & Tasarım bölümlerinde okuyorum. Son iki-üç yıldır Dream Theater ve Jordan Rudess ile olan çalışmalarım ile tanınma fırsatı buldum.

– Türk Gitar: Dream Theater’ın son albümünde isminizi görmek bizim için büyük gurur kaynağı. Albümdeki rolünüz ve göreviniz tam olarak neydi?
– Eren Başbuğ: Albümün açılış ve kapanış parçalarında, False Awakening Suite ve Illumination Theory’deki orkestra düzenlemelerini yaptım ve stüdyo kayıtlarını Dream Theater ile birlikte gerçekleştirdim.

– Türk Gitar: Dream Theater ile çalışma fırsatını nasıl yakaladınız? Ve tabii ki Jordan Rudess ile olan çalışmalarınızın başlangıç noktasını da sizden dinlemek isteriz.
– Eren Başbuğ: Dream Theater ile çalışmaya başlamam Jordan sayesinde oldu, o yüzden onunla başlayayım. Bilkent’teyken Dream Theater’ın Six Degrees of Inner Turbulence parçasını orkestraya uyarlayıp, konserini arkadaşlarımla birlikte gerçekleştirmiştim ve kaydını YouTube’a koymuştum. Bir çok kişi tarafından izlenip beğenildi ve bir gün Jordan kendisi izleyip çok beğendiğine dair bir yorum yazdı ve daha sonra bana e-posta ile ulaştı. Dream Theater’a ilk çalışmam yine Jordan’ın tavsiyesi üzerine Live at Luna Park için dört yaylı kuartet yazmak oldu ve o şekilde devam etti.

– Türk Gitar: Türkiye’de neredeyse hiç kimsenin tahmin ve hayal edemeyeceği bir başarı ve konumda olduğunuzu düşünüyorum. Siz kendinizi nasıl değerlendiriyorsunuz, bu kadar büyük işlere adım atabileceğinizi öngörüyor muydunuz?
– Eren Başbuğ: Öngörmek değil de hayal ediyordum ve hedefliyordum diyebilirim. Six Degrees of Inner Turbulence’ı ilk orkestraya uyarlamaya başladığım gün kendi kendime bir gün onlarla da umarım bu süreçten geçerim diye düşünüyordum, tam dört yıl sonra gerçek oldu.

– Türk Gitar: Siz de bir klavyecisiniz. Jordan Rudess ile aranızda bir usta-çırak ilişkisi var mı?
– Eren Başbuğ: Kesinlikle. Sahnede klavyeci olarak bulunmayı çok seviyorum ve repertuarımın çoğunluğu onun müziklerinden oluşuyor. Kendisi her konuda yardımcı ve yol gösterici oluyor.

– Türk Gitar: Gelecek ile ilgili planlarınız ve hedefleriniz neler? Klavyeci olarak yer alacağınız Dream Theater tarzı bir grup kurup, kendi müziğinizi yapmayı düşünüyor musunuz?
– Eren Başbuğ: Gelecek ile ilgili ilk hedefim Berklee’yi en kısa sürede tamamlamak, şu an görünen bu eylül başı bitirmiş olacağım. Birlikte çaldığım bir grup var ama henüz sadece coverlar çalıyoruz. Okulu bitirip kendime daha çok zaman ayırabildiğimde kendim bir şeyler yazıp kaydetmeyi ve sahnelemeyi istiyorum.

– Türk Gitar: Şu an hem çalışmalarınız hem de okulunuz sebebiyle Amerika’dasınız, ilerleyen dönemlerde Türkiye’ye dönmeyi düşünüyor musunuz?
– Eren Başbuğ: Açıkçası temelli olarak dönmeyi düşünmüyorum. Ama hedeflerimden birisi Türkiye’de mümkün olduğunca sahne almak, projeler gerçekleştirmek ve dinleyenlere bu müziği ve insanlarını ulaştırabilmek.

– Türk Gitar: Türkiye’de yapılan rock müzik ile ilgili neler düşünüyorsunuz? Yakından takip ettiğiniz gruplar var mı?
– Eren Başbuğ: Pek bilgim olmasına fırsatım olmuyor ne yazık ki bulunduğum yer itibariyle ama takip ettiğim ve başarılı bulduğum bir grup olarak Nemrud’u söyleyebilirim.

– Türk Gitar: Bizi kırmayıp sorularımıza verdiğiniz içten cevaplar için çok teşekkür ederiz.
-Eren Başbuğ: Ben tekrar teşekkür ederim.

Motörhead – Aftershock

0

Son 2 aydır sürekli olarak Motörhead ve Aftershock albümü ile ilgili haberler verdik. Çok fazla konuşuldu, çok fazla beklenti içine girildi. Ve en sonunda albüm piyasaya sürüldü. Normal şartlarda albüm tam olarak piyasada yerini almadan önce incelemesini yapmaya gayret gösteriyoruz. Zira yabancı sitelerde hep bu şekilde yapılıyor incelemeler. Fakat bu kez Motörhead’in albüm incelemesini albümün çıkışı ile eş zamanlı olarak yapmak istedim. Yaklaşık 1 hafta önce albüm streaming yöntemi ile yayınlanmıştı. O zamandan beri albümü dinliyorum. İlk başlarda çok üst seviye bir albüm olduğunu düşünmedim. Sırf bu yüzden incelemesini beklemeye aldım. Çoğu albüm ve şarkı ilk dinleyişte tam olarak anlaşılamadığı ve zaman içerisinde, dinledikçe sevilmeye başladığı için böyle yaptım. Söz konusu Motörhead olunca “bende bir sıkıntı vardır” diye düşündüm ve bir haftadır albümü dinliyorum. İlk izlenimlerimdeki negatif düşünce kayboldu.

Albümün prodüktörü, grubun son 4 albümünde prodüktör olarak yer alan Cameron Webb. Kendisinin son 10 yılına baktığımızda çok fazla grubun prodüktörülüğünü üstlendiğini görüyoruz. Bildiğiniz üzere Motörhead grubu 3 kişiden oluşuyor. 3 kişilik grupları genellikle punk, alternatif ve soft rock gruplarında görebiliyoruz. Fakat heavy metal ve rock ‘n roll türü için çok alışık olduğumuz bir durum değil. Özellikle heavy metal için hiç değil. Klasik heavy metal gruplarında her zaman bir ritim gitar ve bir solo gitar bulunur. Motörhead’te ise kuruluşundan beri tek gitar yer alıyor ve bu durum hiç sırıtmıyor. Motörhead’in en önemli özelliği bu elbette. Gitarların tamamı tek bir kişinin elinden çıkıyor ve fazlasıyla yeterli durumdalar. Bu albümde de gitarları hem solo olarak hem de ritim gitar olarak çok beğendim. Özellikle giriş riff’leri ve şarkının lokomotifi diyebileceğimiz can alıcı riff’ler çok başarılı. Ac/DC’den Malcolm Young ve Black Sabbath’tan Tony Iommi riff tabanlı ritim gitar konusunda nasıl fenomense, Motörhead’ten Phil Campbell da bazı kişiler tarafından hep fenomen olarak görülmüştür. Bu albümde iyiden iyiye kendisini “en iyilerin de iyisi” konumuna sokmayı başarmış.

Şarkıları tek tek ele almak istemiyorum bu albümde. Çünkü çok fazla şarkı var. Sayı 14. Fakat bu sizi yanıltmasın, albüm süre bazında çok uzun bir albüm değil, sadece 46 dakikalık bir albüm. 14 şarkı olduğunu düşünürsek kısa bir süre. Motörhead genellikle şarkılarını kısa tutmayı seven bir grup. Çok über uzun şarkıları genellikle yok. Piyasaya yönelik rock müzik yaptıkları için olsa gerek bu tutum içindeler. Grubun sound’unda her zaman teenage rock türünde parçaların da yer aldığını görmüşüzdür, aynı durum bu albümde de yer alıyor. Onun haricinde bazen speed metal’e kayan, bazen de blues’a yatkın -aslında bir tane blues’a yatkın parça var- olan parçalar var. 2010’da çıkan The Wörld Is Yours albümünde speed metal’e kayan parça çok fazla yoktu. Bu albüm ekstra hareketli bir albüm olmuş. Slow ve biraz daha hafif sayılabilecek tek bir parça var; o da Lost Women Blues. Çok iyi bir parça.

Albümün altyapısına değinecek olursak bas gitarın her zamanki gibi olduğunu söylememiz gerekiyor. Lemmy Kilmister her zaman vokalinin yanı sıra bas gitarıyla da ön plana çıkmış bir müzik adamı olmuştur. Bu albümde de üzerine düşen görevi yerine getirmiş. Peki ne yapmış? Doyurmuş. Albümü bas gitarıyla doyurmuş. Hepsi bu kadar. Zaten daha fazlasını bekleyen yok kendisinden. Onun haricinde, davulda Mikkey Dee bu albümde çok özel bir performans sergilemiş. Özellikle intro kısımlarındaki davul atakları muazzam(Paralyzed müthiş). Genç davulculara ilham kaynağı olabilecek bir davulcudan, gerçekten ilham verici davullar.

Lemmy Kilmister

Son olarak albümün iç ve dış  dinleyiciler tarafından nasıl yorumlandığına deyinmek istiyorum. Yurtdışında ortalama 4 puan not verilmiş. Türkiye’de ise o tarz kritik yapan site ve dergiler bulunmadığı için sözlük yorumlarından yola çıkarak albümün genel olarak beğenildiğini söyleyebilirim. Benim de beğendiğim bir albüm oldu. Bu yılın en iyi üçüncü albümü şu an benim gözümde Aftershock. Bu albümün önündeki iki albüm ise Arctic Monkeys’den AM ve Black Sabbath’tan 13 albümü.

Türk Gitar Puanı: 

Pearl Jam – Lightning Bolt

0

Pearl Jam’in son albümü Lightning Bolt 15 Ekim 2013 tarihinde piyasaya sürülecek. Fakat geçtiğimiz günlerde online olarak dinlememiz için iTunes üzerinden yayınlandı. Bende hiç vakit kaybetmeden albümü incelemeye almak istedim.

Pearl Jam, 1990 yılında kurulmuş olan bir alternatif rock ve grunge grubu. Grubun en önemli özelliği hiç kuşkusuz Eddie Vedder gibi bir vokale sahip olması. Ki bu durum hem dinleyenler hem de grup üyeleri tarafından kabul görmüş bir durum. Öyle ki diğer üyeler “bizim çok özel bir vokalimiz var, bunun farkındayız” şeklinde açıklama yapmaktan bile geri kalmamıştır geçmiş dönemde. Eddie Vedder denildiğinde akan sular durur desek yeridir.

Grubun ilk albümü Ten gerçekten muazzamdı ve Pearl Jam’in bir anda patlamasının en önemli sebebiydi. Bu albümde bana göre kötü şarkı yoktu ve bir çok Pearl Jam klasiği bu albümde yer alıyordu. İlerleyen dönemlerde bana göre Ten kalitesinde bir albüm gelmedi, gelmez de… Son dönemde özellikle fazlaca eleştiriliyorlardı, kalitesiz işler yaptıkları yönünde yorumlar dahilinde. Fakat bu albüm ile kesinlikle çıta yükseltilmiş. Ben beğendim. Akabinde sözlükler ve yabancı sitelerdeki yorumları okuduğumda, genel olarak beğenildiğini gördüm. Yani kısacası bu kez karşımızda güzel bir albüm var.

Öncelikle albümün iki sinle parçası ile başlamak istiyorum. Mind Your Manners, hareketli bir parça. Vokali ezgisi olsun, gitar riff’leri olsun, ortasındaki ufacık ve şirin solosu olsun iyi bir izlenim bırakmıştı. Sirens isimli parça ise biraz daha slow bir parçaydı. Eddie Vedder ve Pearl Jam’in hisli parçalarda ne kadar iyi olduğunu zaten konuşmaya gerek yok. Bu parça da gayet başarılıydı. Vedder’ın dinlerken insanı uzaklara götürdüğü bir başka parça olarak kısa zamanda sevdik. Kısa zamanda diyorum çünkü heniz 3 hafta önce yayınlandı.

Albüm Getaway isimli parça ile açılıyor. Sert ve hareketli bir parça. Ayrıca eğlenceli bir parça bana göre. Çok hoş bir ezgisi var. My Father’s Son bir hikayeyi anlatıyor adında da anlaşılacağı üzere. Pearl Jam zaten olay tabanlı şarkı yapmayı sever. Onlardan bir tanesi. Genel anlamda sıradan bir parça olmuş bana göre. Ne nakaratı ne verse’ü belli olan parçalar vardırya, öyle bir şarkı olmuş. Bu parçadan sonra albüme adını veren parça geliyor. Lightning Bolt biraz daha oturaklı bir giriş ile açılıyor. Akabinde ise sertleşiyor ve müzikal olarak klasik bir rock müzik konseptine dönüşüyor. Şarkının ortasında bir düşüş var. Çok doğal ve temiz bir düşüş. Hoş olmuş. Daha sonra Infallible geliyor. Altyapı olarak biraz farklı bir parça. Indie tarzına kayacakken son anda alternatife tutunmuş bir parça gibi. Onun haricinde sıradan bir parça.

Pendulum isimli parçaya geldik. Bu parçada paragraf atlamak istedim çünkü biraz farklı bir parça. Psychedelic tarza kayan bir parça olmuş. Melankolik bir parça. Eddie’ye çok yakışan bir vokal var. Alttan çalan delay ve chorus’lu ritim gitar ayrı bir güzel. Bas gitarın yürüyüşleri efsane. Swallowed Whole’a geçecek olursak, bu parçada biraz country havası var. Tabii klasik country üstatları gibi değil, biraz daha modern bir country havası. Hemen ardından blues bir parça geliyor. Let The Records Play’in introsu kesinlikle Steve Ray Vaughan tarzında olmuş. Vokaller girince acaba bunu joe Bonamassa mı söylüyor diye düşünebilirsiniz. Hakikaten bana göre safkan bir blues parça olmuş. Solosu harika. Albümün diğer şarkılardan bir adım önde olan hit parçası bu olabilir.

Albümün parçalarını incelerken son üç parçayı kapanış şarkısı yapalım. Sleeping By Myself, soft bir parça. Pearl Jam tarzını hissettiren bir parça. Yellow Moon ise çok farklı dünya götürüyor bizi. Vokal ve müzik harika. Vokalin ezgisi harika. Alıp götürüyor uzaklara. Gladyatör filmini bilmeyen yoktur, onun ana soundtrack parçası Now We Are Free’nin bana hissettirdiği şeyleri tekrar hissettirdi desem tam olarak neler yaşadığımı az da olsa aktarmış olurum herhalde. Çok hisli bir parça. Çok duygusal. Albümün en iyi parçası açık ara. Let The Records Play için albümün diğer şarkılarından bir adım önde demiştim, Yellow Moon ise direkt albümün önünde. Bu albümden akıllara ve zihinlere kazınacak bir parça çıkacaksa, o kesinlikle Yellow Moon olacak. Aslında bu parçayı kapanış şarkısı yapsalar çok vurucu olurdu ama öyle yapmamışlar. Future Days albümün son parçası. Bu da hisli bir parça. Benzer tarzda parçalar fakat bir kaç gömlek altında kalıyor bana göre Yellow Moon’un. Özellikle ortasındaki keman solosu çok hoş olmuş.

Lightning Bolt albümü genel olarak hem hareketli parçaların, hem de slow parçaların çok güzel harmanlandığı bir albüm olmuş. Hareketli parçalar insanı ayağı kaldıracak cinsten. Slow parçalar ise melankolik anlarınızda size çok güzel dostluk edebilecek hislere sahip. Pearl Jam bu zaten. Pearl Jam – Jeremy mesela. Hem çok hisli bir parçadır hem de hareketlidir. Bu adamlar duygu adamı. Her yerden insanı vurmayı ve müzikleriyle bunu ruh halimize işlemeyi beceriyorlar. Bu albüm de kesinlikle bu özelliği sonuna kadar yansıtmış.

Türk Gitar Puanı:  

Barış Ertunç Röportajı

0

– Türk Gitar: Hoşgeldiniz, röportaj isteğimizi geri çevirmediğiniz için çok teşekkür ederiz.
– Barış Ertunç: Ben teşekkür ederim.

– Türk Gitar: Normalde konuya gitar ile giriş yapmayı tercih ediyorum, ancak çok büyük bir Malt fan’ı olduğum için Malt ile giriş yapmak istiyorum. Malt’a katılımınız nasıl oldu, biraz bahseder misiniz?
– Barış Ertunç: Cenk Durmazel bir grup kurma fikriyle, bizim o dönem üçnoktabir olarak çaldığımız ekibe geldi ve Malt’ı kurduk.

– Türk Gitar: Bana göre Malt günümüzün popüler rock gruplarının (Mor ve Ötesi, Yüksek Sadakat, Duman gibi) aksine biraz daha sert bir tarzda müzik yapıyor. Bu tarzı benimsemek grubun kendi içinde olan bir şey miydi yoksa Cenk Durmazel’in insiyatifinde olan bir durum muydu? Tarzı kim belirledi?
– Barış Ertunç: Çalışmalara ilk başladığımızda, üçnoktabir soundunu tekrarlamaktansa Malt’ın kendi soundunu yaratmak önemliydi ve iyi yaptığımız, çalmayı sevdiğimiz ortak sound tam olarak buydu ve başlangıç için bize gayet iyi geldi. Sana sert gelen bu sound, daha sert müzikler dinleyen arkadaşlara da yumuşak geldi bir yandan da. Şimdi geldiğimiz noktada ise kendimizi türlerle, tarzlarla sınırlamak istemiyoruz, dolayısıyla sert olup olmamaktan ziyade, iyi müzik yapmak ve şarkının hissiyatını en doğru şekilde yansıtmak daha çok önem kazanıyor.

– Türk Gitar: Her iki albümünüzü de gerçekten çok başarılı buluyorum. Sizin bu iki albümde yer alan favori şarkınız hangisiydi? -benim favorilerim kesinlikle Dolmuş ve Aşkın Gözü 🙂 –
– Barış Ertunç: Teşekkür ederiz. Favorilerim dönem dönem değişse de, konserlerde hep bir ağızdan söylenen şarkıları çalmak her zaman daha zevklidir.

– Türk Gitar: Şimdi biraz gitardan konuşalım isterseniz. Gitar çalmaya kaç yaşında başladınız? O ilk kıvılcım nasıl oldu?
– Barış Ertunç: Geç başladım diyebilirim, lise yıllarında başladım. Rock ve metal dinlemeye başladığım ortaokul döneminden beri çok istediğim bir şeydi ve sonunda abime alınan klasik gitarla eve bir gitar girmişti. Abim özel ders alıyordu, akşamları da öğrendiklerini bana gösteriyordu, daha sonra kendi kendime metodlardan, tablitürlerden çalışarak geliştirdim. İnternet diye bir şeyin olmadığı yıllar, dolayısıyla fotokopilerden öğrendik.

– Türk Gitar: Günümüzün iyi gitaristlerinin nasıl bu kadar iyi olduğunu okuyucularımızın anlaması açısından sormak istediğim bir soru var, gelişiminiz için gitar ile egzersiz yaptığınız dönemlerde günde ne kadar saat çalışıyordunuz?
– Barış Ertunç: Duymak istediğin cevabı veremeyeceğim sanırım. Disiplinli sayılabilecek bir insanımdır ama gitar çalmayı öğrendiğim yıllarda, günde şu kadar saat etüd çalıştım diyebileceğim net bir durum hatırlamıyorum, hatta etüd çalışmak hep sıkıcı gelmiştir, elime gitarı alır, kaptırır giderdim, saat tutmazdım yani. Etüd de çalışırdım tabi ama daha çok, şarkıları kulaktan çıkarıp üstüne çalarak kendimi geliştirdim diyebilirim.

– Türk Gitar: Halen aynı tempoda çalışmaya devam ediyor musunuz?
– Barış Ertunç: Olaya çalışma olarak bakmıyorum artık, elime gitarı alıp, onunla bol vakit geçirdiğim zaman keyfim yerinde diyelim. Gitara vakit ayıramadığım dönemlerde ise kendimi mutsuz hatta biraz suçlu hissediyorum, garip bir his.

– Türk Gitar: Hangi gitarist ve gruplardan etkilendiniz?
– Barış Ertunç: Yıllar içinde dönem dönem değişir ama ilk aklıma gelenler, Slash, John Petrucci, Jeff Waters, Jerry Cantrell, Fredrik Thordendal, Buckethead, Mark Tremonti, James Hetfield.

– Türk Gitar: İlk sahne tecrübenizi hatırlıyor musunuz? Nasıl geçmişti?
– Barış Ertunç: İlk olarak memleketim İzmit’te, fuarda, adı daha sonra Antisilence olacak ve iki albüm kaydedeceğimiz metal gurubumuzla çalmıştım, çok heyecanlıydım, pek bir şey hatırlamıyorum, kesin bok gibi çalmışızdır. 🙂

– Türk Gitar: Gitarist olmasaydınız mesleğiniz ne olurdu? Gerçi Mimarlık mezunusunuz sanırım.
– Barış Ertunç: Evet, Mimar Sinan Üniversitesi, Mimarlık Bölümü mezunuyum. Resim ve Grafik bölümleri de ilgimi çekmiştir, yani güzel sanatlarla ilgili bir mesleğim olurdu.

– Türk Gitar  Yeni gitarist adayı gençlerin metod kitapları ve tab okuma tekniği ile kendi kendilerine gitar öğrenmeleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Özellikle tablar konusunda ne düşündüğünüzü çok merak ediyorum.
– Barış Ertunç: Bence bir sakıncası yok, ben de tablardan, kendi kendime öğrendim. Bir de artık internet sayesinde her şeye ulaşabilme şansları var, bir sürü eğitim videoları var, telefonlarda uygulamalar var. Okulunu okuma şansları varsa da bu fırsatı kaçırmasınlar tabii ki, benim öyle bir şansım olmadı.

– Türk Gitar:  Ekipmanınızdan bahseder misiniz? Sahnede olsun, albüm kayıtlarında olsun hangi ekipmanları kullanıyorsunuz? Barış Ertunç’un tonunu nasıl aldığını merak eden okuyucularımız olabilir. 
– Barış Ertunç: Sahnede ve kayıtlarda kullandığım gitarlar Gibson Gothic Les Paul, Gibson Les Paul Standart ’91 ve Line 6 Variax akustik. Amfi olarak ise Fender MH-500 Metalhead kafa ve MH-412SL kabin kullanıyorum. Albüm kayıtlarında buna Marshall, Orange, Engl gibi amfilerin çeşitli modelleri de dahil oldu. Şu an sahnede kullandığım pedallar ise T.C. Electronic Nova System, Hughes&Kettner Tube Factor, MXR Wylde Overdrive, Morley Bad Horsie, Digitech Whammy, Electroharmonix Knockout, Boss Chromatic Tuner ve Morpheus DropTune.

– Türk Gitar: Hobileriniz neler? Gitaristlik dışında neler yapmaktan keyif alıyorsunuz?
– Barış Ertunç: Reklam jingle’ları yapıyorum arada sırada, amatörce fotoğraf çekiyorum, onları editliyorum falan, instagramcılık diyelim, yemek yapmayı severim, minik bir figür koleksiyonum var ve çok fazla başaramasam da karşıya, Caddebostan sahile geçip arkadaşlarla bisiklete binmeyi çok seviyorum.

– Türk Gitar:  Son olarak, sitemiz amatör gitaristleri eğitmek ve bilgilendirmek amaçlı bir site olduğu için onlara söylemek istediğiniz bir şey var mı? Neler tavsiye edersiniz?
– Barış Ertunç: Herkes çok fazla şey söylüyodur zaten, ne yapmak istiyorlarsa onu yapsınlar bir şekilde bence.

– Türk Gitar: Bizi kırmayıp sorularımıza verdiğiniz içten cevaplar için çok teşekkür ederiz.
– Barış Ertunç:  Sağolunuz.

Korn – The Paradigm Shift

0

5Evet arkadaşlar. Korn’un son albümü The Paradigm Shift yayınlandı. Aslına bakarsanız albümün resmi çıkış tarihi 8 Ekim 2013 fakat son zamanlarda bir çok grubun yaptığı gibi Korn’un albümü de kutulu olarak satışa çıkacağı tarihten önce olarak internet üzerinden yayınlandı. Bu yayınlama şeklini stream olarak adlandrıyorlar. Kimi zaman Soundcloud üzerinden kimi zaman da herhangi başka bir yayıncı site bularak yapıyorlar bunu. Korn bu albümü Pandora.com üzerinden dinleyicilerin beğenisine sundu. O şekilde dinleme fırsatı buldum.

Albümle ilgili öncelikle bir kaç bilgi vermekte fayda var. Korn bildiğiniz üzere nu-metal türünün öncüsü olarak kabul edilen bir grup. Alışılagelmiş metal müzik kültürünün aksine, biraz daha popüler kültürün gereklerini yerine gererek müzik yapıyorlar. Bu bağlamda sürekli özellikle popüler kültürün elinde olan bazı kuruluşların (MTV gibi. Bizde Kral TV.) müzik ödüllerine aday gösteriliyor ya da kazanıyorlar. Bu inceleyeceğim albüm çok çok iyi bir albüm sayılmaz, önceden belirteyim fakat yine bir çok ödüle aday olarak gösterileceklerdir.

Korn 3 yıllık bir aranın ardından tekrar yeni bir albüm piyasaya sürüyor. Bu albüm ile birlikte bir çok değişim söz konusu. Bunların en başında tabi ki grubun 1993-2005 yılları arasında gitaristliğini yapmış olan Brian “Head” Welch’in gruba tekrar dahil olması geliyor. Bunun dışında diğer gitarist James “Munky” Shaffer’in şöyle bir açıklaması vardı: “Yeni albümümüzde (The Paradigm Shift’ten bahsediyor) Issues ve Untouchables albümlerinden esintiler olacak. Ayrıca biraz daha melodik ve agresif bir sound sizleri bekliyor“. Buradan anlayacağımız üzere geçmişte Korn’u bu denli popüler yapan iki albümün tarzına tekrar geri dönüş var. Ve bu tarza ek olarak ufak rötuşlar ve süslemeler var, yani melodik ve agresif sound…

Her neyse, The Paradigm Shift albümüne geçelim artık yavaş yavaş. Albümü 2 gündür gece gündüz dinliyorum. Tam olarak anlamak ve daha iyi yorumlayabilmek adına. Öncellikle vokallere değinmek istiyorum. Çoğunlukla nu-metal’in gereği olarak hip-hop’a kayan vokaller yer alıyor. Aralara bazen sıkıştırılan brutal vokaller oldukça hoşuma gitti. Tam yerli yerinde olmuş demek istiyorum. Onun haricinde düşüş kısımlarında da vokal iyi iş çıkartmış. Clean vokaller de brutal vokaller de çok başarılı olmuş. Gitarlara değinecek olursak, çok fazla konuşacak bir şey yok zaten. Sonuçta bu türde lead gitar diye bir tanım olmadığı için olsa gerek çok fazla konuşacak bir şey de yok gibi geliyor bana. Power akorlar hariç herhangi bir atraksiyonu olmuyor gitarın. Normal bir metal müzikte solo gitar ne kadar önplandaysa, bu albüm ve türde klavye önplana çıkıyor. İşin ilginç yanı ise Korn’un üyeleri arasında bir klavyecinin olmaması. Stüdyoda klavye ile yapılan altyapılar ve melodiler, konserlerde ekstra bir eleman tarafından çalınıyor (Zack Baird) fakat o kişi grubun bir üyesi olarak yer almıyor. Bas gitar ve davul altyapıyı gayet iyi doyuruyor. Bir sıkıntı yok.

Şarkıları tek tek ele almak istemediğim için bir üst paragrafta genel olarak enstrümanları ele almaya çalıştım. Fakat albümdeki bir kaç parçayı kesinlikle tek tek incelemekte fayda var. O yüzden kendi belirlediğim bir kaç parçaya değinmek istiyorum.

Öncelikle Never Never isimli parça ile başlayalım. Bu parça albümün ilk single parçasıydı. Gruba tekrar dahil olan Head’in açıklanması bu parça ile yapıldı. Never Never pek istenen ışıkta değildi fakat dediğim gibi popüler kültürün bir öğesi olmayı başaran Korn’un bu kimliği sayesinde Amerikan listelerinde 4. sıraya kadar yükselmeyi başardı. Akabinde Love and Meth isimli parça ufak bir ön single olarak piyasaya sürüldü. Parçanın adından da anlayabileceğiniz üzere biraz kirli bir parça. Meth’i Breaking Bad dizisini izleyen herkes biliyordur. Şarkının içeriğini de az çok kestirebilirsiniz. Bu parçanın adı ayrıca Head’in eski grubunun adı. Öyle de bir durum var. Albümün Wikipedia sayfasında bu parçanın yazarlarına baktığımızda 8 isim görüyoruz. 8 kişi tarafından yapılan bir parça var karşımızda, bayağı emek harcamış olmaları lazım. Diğer değineceğim parça Lullaby For A Sadist. Bu parçanın diğerlerinden farkı bir ballad olması. Albümün geneli agresif fakat bu parça soft.

Parçalar hakkında genel olarak söylenebilecek şeyler de var. Çoğunlukla sert riff + verse + sert riff/nakarat + verse + sert riff/nakarat + düşüş + sert riff nakarat şeklinde trafik yapılmış. Ve şarkıların hepsi 4 dakika civarında. Dediğim gibi, popüler kültürün bir öğesi olan Korn süreleri kısa tutmayı tercih ediyor. Bu durumun video kliplerin ve single’ların, televizyon ve radyolarda gösterilmesinde kolaylık sağlanması için yapıldığını bilmeyen kalmamıştır artık. Metallica’nın 9 dakikalık parçası neden yayınlanmıyor? Ya da Opeth’in Morningrise albümündeki parçaların neden hiç klibi yok? İşte bu yüzden.

Toparlamak gerekirse, albüm genel olarak orta ayar olmuş fakat bu beklentilerin altında olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Kimisi çok seviyor, kimisi hiç sevmiyor. Öyle ki albümün yabancı sitelerdeki incelemelerini okuduğumda da bu durumu görüyorum. Artistdirect sitesi albüme 5 üzerinden 5 verirken, MetalSucks 5 üzerinden 1 veriyor. Öyle bir albüm işte…

Türk Gitar Puanı: 

Burcu Özdereli Röportajı

0

– Türk Gitar: Hoşgeldiniz, röportaj isteğimizi geri çevirmediğiniz için çok teşekkür ederiz.
– Burcu Özdereli: Hoşbulduk Ben de sitenizde bana yer verdiğiniz icin teşekkur ederim.

– Türk Gitar: Öncelikli sizi daha yakından tanıyarak başlayalım. Kimdir Burcu Özdereli?
– Burcu Özdereli: Küçük yaşlarda piyano çalmaya başladım, daha sonra gitarla devam ettim. Bas gitar ve davul da çalıyorum. Siyanur, Minerva, Andarkan ve Kırmızı gruplarıyla çaldım. Marmara Heykel bölümünden mezun oldum ve Kanada’da Music Production okudum. Bir suredir de kendi parçalarım üzerinde çalışıyorum.

– Türk Gitar: Gitara nasıl başladınız, bir hikayesi var mı?
– Burcu Özdereli: Lisede arkadaşlarımla bir grup kurmaya karar verdik. Daha önce pek bir ilgim ve bilgim olmamasına rağmen gitarist olmaya kadar verdim. Ertesi gün de sabahın 6’sında tünelde ilk gitarımı almak için kepenklerin açılmasını bekliyordum. 🙂

– Türk Gitar: Gitarı virtüözite kıvamında çalıyorsunuz. Ne tür eğitimler aldınız, neler yaptınız?
– Burcu Özdereli: Tesekkurler ama virtüöz gibi çalabilmek için çok daha yol katetmem gerektiğini düşünüyorum. Gitara ilk başladığımda Bora Uslusoy’dan yaklaşık 3 ay boyunca temel gitar eğitimi aldim. Başladıktan 6 ay sonra ilk grubum Siyanur ile ilk konserimi veriyordum. İlerleyen zamanlarda da birkaç ayrı gitar hocasından kısa sureli dersler aldım. Son 7 senedir herhangi bir gitar dersi almadım. Geçen sene de Music Production okuyup mezun oldum. Bu süre içinde birçok gruplarla çaldım ve birçok şeyi çalarken öğrendim.

– Türk Gitar: Kırmızı grubuna nasıl dahil oldunuz ve -eğer çok özel değilse- ayrılmanızın sebebi neydi?
– Burcu Özdereli: Grubun vokalisti İdil Cağatay bir gün beni telefonla aradı ve benimle çalışmak istediklerini söyledi. Ben de severek kabul ettim. Eğitimim için Kanada’ya yerleşeceğimden dolayı gruptan ayrıldım, gruptakilerle hala çok yakın arkadaşız.

– Türk Gitar: Geçtiğimiz günlerde yayınladığınız videoyu Kırmızı grubunun üyeleri kendi Facebook sayfalarında paylaştılar. Halen aranızda iyi ilişkiler olduğunu anlayabiliyoruz. İlerleyen dönemlerde tekrar Kırmızı ile çalışma ihtimaliniz olabilir mi?
– Burcu Özdereli: Evet tabii grup üyeleri hala çok yakın arkadaşlarım. İlerde iki taraf için de uygun olursa birlikte çok güzel şeyler yapabileceğimize inanıyorum.

– Türk Gitar: Marlinspike’ı yayınladıktan sonra yenilerinin de geleceğini söylemişsiniz. Tüm kayıtları toplayacağız bir solo albüm projesi düşünüyor musunuz? Yoksa bu şekilde tek tek kaydedip yayınlayarak izleyicilerinize aktarmaya devam mı edeceksiniz? Neler planlıyorsunuz?
– Burcu Özdereli: Şu anda bir albüm yapmayı düşünmüyorum, ancak içimden geldiği gibi müzik üretmeye bakıyorum ve olayları/müziği akışına bakıyorum. Kısa vadede tek tek sarkılar ya da solo kayıtlar yapıp Youtube’da yayınlayacağım.

– Türk Gitar: Bu soruyu bir çok gitariste soruyoruz, bizim çok özel sorularımızdan bir tanesi. Gitar metod kitapları ve tab tekniği ile gitar çalmayı öğrenmeyi ne derece sağlıklı buluyorsunuz? Sizce bir hoca şart mı?
– Burcu Özdereli: Eğer bir gitar hocasına gidilebilme imkanı varsa tabii ki birebir dersler hem yanlış alışkanlıklar geliştirmemek hem de geri bildirim almak için çok faydalı. Bunun için de en uygun zamanın başlangıç aşamasında olduğunu düşünüyorum. Fakat öyle bir imkanı olmamış birçok harika gitarist de var. Özellikle şu anda internet üzerinde neredeyse sınırsız sayıda kaynak var. Çalınan türe bağlı olarak sadece kitap/tab/videolar vs. yardımıyla başarıya ulaşabileceği düşünülüyorsa bence yeterlidir; rock veya metal çalınıyorsa Eddie Van Halen, Jimi Hendrix veya Dave Mustaine gibi olunabilir bence.

– Türk Gitar: Hedefleriniz neler?
– Burcu Özdereli: Dünya çapında ismi sayılan başarılı bir gitarist olmak ve kaliteli/güzel müzik üretmek ve diğer büyük müzisyenlerle çalışmak en büyük hedefim.

– Türk Gitar: Kendinize örnek aldığınız ve idol olarak gördüğünüz müzisyenler var mı?
– Burcu Özdereli: Tabii ki birçok örnek aldığım isim var, ilk anda aklıma gelenler: Jeff Loomis, Chuck Schuldiner, Jennifer Batten ve Dimebag Darrell.

– Türk Gitar: Gitar ve müzik haricinde neler yapmakta keyif alıyorsunuz?
– Burcu Özdereli: Meditasyon, yoga, resim yapmak ve doğa yürüyüşleri.

– Türk Gitar: Bizi kırmayıp röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz.
– Burcu Özdereli: Ben teşekkür ederim. 🙂

Kings of Leon – Mechanical Bull

0

Sitede rock dünyasına ait tüm gruplara ve albümlerini yer vermeye çalışıyoruz. Bu bağlamda hakikaten elimizden geldiğince tüm yeni çıkan albümleri ele almaya çalışıyoruz. Çok ekstra olarak dinlemediğimiz grupların albümlerini de bu amaç doğrultusunda ele alıyoruz. Kings of Leon çok fazla ilgi alanımın içinde olan bir grup olmadı fakat bugün yeni çıkan albümleriyle ilgili gözlem ve düşüncelerimi aktaracağım.

Geçtiğimiz günlerde bildiğiniz gibi Arctic Monkeys harika bir albüm piyasaya sürmüştü. Alternatif ve indie tarzında çok hoş bir albümdü AM albümü. Ben bu iki grubu birbirine benzetiyorum. İki grubu birbirinden ayıran en önemli olay, bir tarafın indie tarzının, diğer tarafın alternatif tarzının daha baskın olması. İşte bu çok önemli kısım bu iki grubu çok farklı iki grupmuş gibi görmemizi sağlıyor.

Dağılma Söylentilerine Rağmen Yeni Albüm
Kings of Leon 1999 yılında kurulmuş bir grup. Elemanları 4 kardeş. Bu durum gruba çok fazla pozitif etki yapıyor. Son dönemde özellikle grubun dağılacağı yönünde çok fazla haber çıkmıştı. Mechanical Bull albümü ile grubun sevenlerinin yüreğine su serpilmiş oldu. Her an dağılma haberini alabileceklerini düşünürken yeni single’lar ve albüm ile grubun sapasağlam ayakta olduğunu gördü Kings of Leon fanları. Aslına bakarsanız bu durumun da arkasında kuvvetli aile bağları olabilir. Sonuçta aileden birisiyle bağlarını koparmak mı yoksa herhangi bir kanbağı olmayan grup elemanıyla bağları koparmak mı daha kolaydır… Demem o ki bu grubun temel olayı bir aile olması.

17 Haziran 2013’te Supersoaker isimli parça single olarak piyasaya sürülmüştü. Akabinde 6 Ağustos 2013’te Wait for Me single’ı yayınlandı. Ve son olarak albümden hemen önce, yani 13 Eylül 2013’te Beautiful War yayınlanmıştı. Hatta bu parça bir radyo programında yayınlanmış ve programın sunucusu tarafından “bu parçayı takdir etmeyen bir kişinin herhangi bir şeyi takdir edebileceğini düşünmüyorum” şeklinde fazlasıyla olumlu bir yorumu vardı. Peki albümün diğer kalan parçaları bu söz ile paralel kalitede mi? Bakalım.

Single olarak piyasaya sürülen parçaları ilk olarak ele alalım. Supersoaker hareketli bir parça. Şarkının introsu, oktavlı riff’leri ve agresif vokalleri çok başarılı. Zaten ilk single olarak bu parçanın seçilmesi parçadaki hit olma potansiyelini ortaya koyuyordu. Akabinde gelen Wait for Me ne tam slow ne de hareketli bir parçaydı. Özellikle nakaratı çok akılda kalıcı ve etkileyiciydi. Kings of Leon’un en önemli özelliklerinden biri bu zaten. Nakaratlar gerçekten çok başarılı oluyor. Celeb Followill bu konuda hep harikalar yaratmıştır. Bu parçanın ortasındaki geçiş kısmı çok güzel. Tam bir hit. Beautiful War ise tam olarak slow  bir parça. Etkileyici ve bir o kadar da vurucu. Bu şarkıyı albümün dördüncü parçası yapmak yerine sonuncu parçası yapsalar güzel olabilirmiş. Kapanış için harika bir seçim olurdu bana göre.

Diğer parçaları tek tek ele alalım. Rock City parçası bana direkt olarak bir tarzı anımsattı. Hangi tarz? Southern Rock’ın öncüsü Lynyrd Skynyrd’ı. Hem vokal tekniği hem girişteki solo hem de gitar riff’leri. Çok sevdiğim bir gruptur Lynyrd Skynyrd, bu sebepten ötürü bu parçayı çok tuttum. Don’t Matter ise girişteki metronom ile direkt bas bas bağırıyor, “birazdan sizi kopartacağım” diyor. Öyle de oluyor. Hoş olmuş. Bu parçanın solosunu ayrıca çok beğendiğimi söylemek istiyorum. Temple parçasını pek fazla tuttuğumu söyleyemem. Nedense bana çok bayağı ve sıradan geldi. O yüzden çok fazla üzerinde durmak gerektiğini düşünmüyorum. Her albümde bu tarz parçalara yer vardır.

Family Tree parçası bas gitarıyla ön plana çıkan bir parça. Beste direkt olarak bas gitarın üzerine inşa edilmiş, çünkü neredeyse baştan sona hep aynı şeyi çalıyor bas gitar. Hoş olmuş, güzel olmuş. Sıra Tonight parçasına geldi. Bu parça bana göre albümün gizli hiti. Ağlak vokali ile çok hoş bir tarz yakalanmış. Kings of Leon tarzını sonuna kadar yansıtan bir parça. Coming Back Again ise Temple gibi sıradan bir parça olmuş. Çok üzerinde durulacak bir şey göremedim ben. Ve son parça On The Chin. Bu parça giriş trafiği ile bana Duman’ın Öyle Dertli parçasını anımsattı. Tabii Öyle Dertli’nin metronomu biraz daha hızlıydı. Bu parçanın da o şekilde yüksek metronomda çalındığını hayal ettim, daha iyi olurdu herhalde. Onun dışında normal bir parça. Kapanış için özellikle seçilmiş bir parça değil. Daha farklı ve vurucu bir parça tercihi yapılabilirdi. Daha önce de söylediğim gibi Beautiful War bu görevi başarıyla yerine getirebilirdi.

Evet, albümü baştan sona ele aldık. Bana kalırsa başarılı, dinlenesi bir albüm olmuş. Hareketli parçalarında bile huzur veren ve yumuşak bir hava var demek istiyorum. Tam bir soft kafa albümü. Yabancı kritik sitelerindeki incelemelere baktığımda da genel olarak beğenilen bir albüm olduğunu görüyorum. Ortalama 7/10 puan almış. Ben bu puanın bir tık üstünü vereceğim. Albüm geçtiğimiz hafta iTunes üzerinden ücretsiz olarak dinlenebildiği için incelemeyi daha erken yapabilirdik ama yoğunluktan bugüne kaldı. İlerleyen günlerde başka inceleme ve yazılarda birlikte olmak dileğiyle.

Türk Gitar Puanı: 

Dream Theater – Dream Theater

0

Dream Theater’ın yeni albümünü incelemeden önce biraz progresif rock’ın kökenine, tarihine bakmak gerekir diye düşünüyorum.

Progresif rock gücünü psychedelic rock, folk rock, caz gibi bir çok müzik türünden alan popüler kültürün klişe müzik kalıplarından kurtulmak için ortaya çıkmış bir türdür.  Bir şarkının uzunluğunu kim belirleyebilir? Neden alternatif rock dahil, günümüz pop müziğine yakın türler ilk nakarattan sonra başa dönüp aynı şarkıyı tekrarlıyor? Şarkılar beş dakikayı geçmemek mi zorunda?

Progresif müzik, bu kalıpları kırmıştır. Enstrümanlar vokalden daha ön plandadır. Geleneksel ritim nakarat döngüsü yerine aksak ritimler, değişen tempolar, şarkı altyapılarında klasik müzikten caz’a kadar çok farklı müzik türlerinden unsurlar bulunur. Albümler de çoğu zaman birbirleriyle alakasız şarkılar yerine müziğinden liriğine bir konsept üzerinedir. 

Progresif, özünde deneyseldir. (Deney yaparken laboratuvarı patlatan yok mu, var tabi bkz: Metallica – St.Anger) Kendini tekrar etmek yerine sürekli yeni arayışlar içindedir.  Dolayısıyla türe aşina olmayanların pek beğenemeyeceği, hatta saçma sapan bile bulabileceği zor bir müziktir. Şarkılar çok komplekstir ve bazı basit rock şarkılarını kulaktan çıkarınca heveslenen yeni gitaristlerin umudunu bile kırabilir.

Bu kısa ön bilgiden sonra biraz da Dream Theater’dan bahsetmek gerekiyor sanırım. 1989’da çıkardıkları When Dream And Day Unite’den beri grafiğini bozmamış,  progresif metal türüne öncü olmuş, özellikle Uzakdoğu çıkışlı gruplar olmak üzere birçok müzisyeni etkilemiş, bana göre dünyanın en iyi birkaç grubundan biridir Dream Theater. Grup elemanlarının her biri kendi enstrümanlarını yemiş, çıkarmış, devam etmekte desek herhalde abartmış olmayız.

En zayıf halka çoğu kişi tarafından vokal James LaBrie olarak görülür ki bence de öyle. Progresif gibi, deneyselliğe ve yeniliğe en çok açık müzik türünde yıllardır aynı ses tonu ve vokalle söylediği şarkılar, performans açısından gayet iyi ama  grubun felsefesiyle bağdaşmıyor.  Dave Lombardo ile birlikte en beğendiğim iki bateristten biri Mike Portnoy’un 2010’daki ayrılığından sonra yerine geçen Mike Mangini, belki onun bir tık altında fakat albümde hiç sırıtmamış. Grup elemanlarının yaptığı açıklamalarda da Mangini’den gayet memnun olduklarını ve Portnoy gibi söz yazımına da katkıda bulunarak onu aratmadığını geçen aylarda okuduk. Yaşayan en genç ve en büyük gitaristlerden biri olan John Petrucci’nin riff ve sololarını dinlerken yine ağzım açık kaldı. Çoğu zaman “ben hiçbir zaman böyle çalamayacağım” diyerek elektro gitarı bırakma noktasına geldim. Yer yer grubun en sessiz elemanı John Myung’un bas yürüyüşleri öne çıkıyor.

Burada Jordan Rudess’a ayrı bir paragraf açmak istiyorum. 9 yaşında klasik piyano eğitimine başlayan Rudess, ilerleyen yıllarda synthesizer’ a yöneliyor. Ve 1997’de Portnoy ve Petrucci yoğun ısrarla Rudess’ı gruba dahil ediyorlar. O tarihten sonra grubun çıkışında büyük katkısı oluyor üstadın. Felsefi kişiliği, üstün enstrümental yeteneğinin yanı sıra, müthiş müzik bilgisiyle aynı zamanda çok iyi bir besteci Rudess. Pratiğin yanı sıra teorik anlamdaki bilgisini de, grubun internette yayınladığı albüm kayıt aşamalarındaki, nota kâğıdı üzerinden şarkı yazımı ve düzenlemelerinden anlayabiliyoruz. Güzel bir riff yakaladıklarında hemen kaydederek, “deneme – yanılma” yöntemiyle albüm yapan grupların karşısında Dream Theater gibi bir grup olmak ancak böyle elemanları bünyede barındırmaktan geçiyor.

Bu Dream Theater güzellemesinden sonra albümü değerlendirmeye yeni geçiyorum. Önceki albümleri A Dramatic Turn of Events (2011) adı üzerinde, birçok balad içeren melankolik bir albümdü. Bu albüm ile Dream Theater tempoyu arttırmış. Albüm sound’u trash metal’e daha yakın.

False Awekening Suite ile güzel bir giriş yapıyor grup ve ardından The Enemy Inside geliyor. Şarkıları bir solukta, kulağımla yercesine dinledim ve albüm bittiğinde bir dakikalık saygı duruşuna kalktım. Albümde kötü bir şarkı yok, hepsi kalburüstü parçalar. Fakat yirmi iki dakikalık Illuminatioan Theory ayrı bir sanat eseri. Bestenin 10 ile 19.dakikaları arası Magini, Rudess, Petrucci ve Myung birbirlerine serenat yapıyor desek belki eksik söylemiş oluruz. Daha sonra Rudess baba klavyesiyle kapanışı yapıp albümü tamamlıyor.

Bir Dream Theater albümünden daha iyi bir şey varsa o da yeni bir Dream Theater albümüdür. Albümü mutlaka dinleyin, hatta imkânınız varsa satın alın. ”Metal müzik kendini tekrar ediyor” diyenlere şiddetle öneriyorum.

Türk Gitar Puanı: 

Son Haberler